Kayıtlar

Ağustos, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Çay Sevenler Varmış

Resim
Dün çayla ilgili bir yazı yazmıştım. Bazı arkadaşlar benim çayı çok sevdiğime kanaat getirmişler. Fakat öyle değil. Yani çevreme göre kıyaslarsam ben sıradan bir içiciyim.

Mesela benim bir abim var, durmadan çay içebilir. Hatta uykusu bile kaçmaz. İddia ediyorum, şofbene dem atın. Böyle bir kilo kadar. Sonra o dediğim abime içirin. İçirin dediysem zorla değil. Her içtiği bardaktan sonra hiçbir şey söylemeden bardağını tekrar doldurun. Şöyle elli-altmış olunca bir sorun kaç bardak içtin diye. Alacağınız cevap en fazla beş-altıdır.

Benim sırf yeter demek adetten olduğu için yeter diyen arkadaşlarım var. Tamam ben demlik bitene kadar içiyorum ama benim demliğim bana göre. Üç veya dört fincan ki bu İstanbul bardaklarıyla sekiz-on bardak eder.

Çay mı Şerbet mi

Resim
Geçenlerde bir arkadaşla konuşuyorduk. Konu nereden geldiyse çaya geldi. Ben şekersiz içtiğimi söyleyince arkadaş, "ben şekerli ve açık içerim" dedi. Ben de ona içtiğinin çay olmadığını söyledim. "Nasıl yani" deyince şekerli çay ve şekersiz çay aynı şey değiller dedim.

Açıklayayım: Ben birkaç yıl önce şekerle belaya girdim. Yok öyle hastalık falan değil çok şükür, sadece ayarlamasından nefret ediyordum. Küp şekerlerin büyüklükleri aynı değildi. Çayım bazen çok tatlıydı, bazen de hiç tatsız. Ayar sadece evde işe yarıyordu. Ben kalktım şekeri bıraktım. Kimileri on dört gün diyor da ben ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum, çayın şekersizken içilen o tatsızlığı yerini çok güzel bir tada bıraktı. Çayın kendi tadını alıyordum artık.

Sonra durum farklı oldu tabi. Çay artık beni doyurmaz olmuştu. Fazla içiyordum ama doyamıyordum. Genelde demlik bitene kadar... Bu arada alışkanlıktan mı yoksa zaten çayın şeker ihtiyacı hissettirmesinden mi çayla birlikte tatlı bir şeyler de y…

Ben Güzele Güzel Derim

Resim
Aykırı olmak güzel şey. Kimi zaman bazı laflara, herkesin beğendiği kimi zatlara karşı çıkarak bunu ortaya koymayı seviyorum. Bugün de "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca" sözüne takılmak istedim.

Bu söz bence geçerli değildir. Çünkü bir güzelin güzel olması için sizin olmasına gerek yok. Sizin ona güzel demeniz için de bu zorunluluk değil. Zaten siz deseniz de demeseniz de eğer o şey güzelse değişen, sadece sizin sözünüzün doğruluğu veya yanlışlığı olur. Kaldı ki sizin olmayana güzel demiyorsanız ilk zaman bunu nasıl elde ettiniz? Yani sizin değilken güzel değildi, ona hiç bakmamanız gerekirdi öyle değil mi?

Benim olan güzeldir derseniz bunun tutulacak bir yanı olabilir. Her ne kadar o şey diğer insanlar için sıradan da olsa eğer onunla sizin aranızda manevi bir bağ varsa sizin için güzel olabilir. O şeye baktığınız zaman kafanızdaki gözlerle değil de kalp gözünüzle baktığınız için içindeki güzellikleri görebiliyorsanız da tadından yenilmez olur.

Ekmeğin Resmini Yapamadım (Mim)

Resim
Biliyor musun abi, benim hiç bisikletim olmadı. Aslında benim hiç bisiklete binme hayalim de olmadı çünkü benim hiç bisikleti sürecek bir yolum olmadı.

Biliyor musun abi benim hiç sabahları çat diye kızarmış ekmekleri dışarı atacak bir ekmek kızartma makinem olmadı çünkü benim hiç taze ekmeğim olmadı. Aslında paylaşılan kırıntılar dışında benim hiç ekmeğim de olmadı.

Biliyor musun abi benim hiç "tabağını bitir" diyen bir annem olmadı. Aslında benim hiç tabağım olmadı. Yemek yemek için kullandığımız kaplar hiç dolmadı. İçindekileri boşaltmak, midelerimizi hiç doyurmadı.

İnsanlar İkiye Ayrılır

Hani hep derler ya Allah'tan ne dilerseniz size onu verir diye. Ben de birkaç yıl önce Allah'tan dünyalık diledim. Bir dünya işine girdim, çalıştım, gecemi gündüzüme kattım ve hep Allah'tan daha fazlasını istedim. İlk başlarda pek bir şey olmadı ama ben ısrarla isteyince ve kimi zaman da acaba niye duam kabul olmuyor diye düşününce Rabbim duamı kabul etti.

Dünya işine öyle bir dalmıştım ki ondan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum. Okumayı falan pek önemsemiyordum. Zengin olmak gibi düşünceler zihnimde turlar atıyordu.

Girdiğim açık öğretim sınavlarının Arapça'sından başarısız olunca arkadaşlar biraz Arapça öğrenmeden geçemeyeceğimi söylediler. Bana bir hocaya gidip ders almamı tavsiye ettiler. Gidip hocayı buldum ve ondan ders almak istediğimi söyledim. Peki gel dedi. Gitmemi istediği zamanda, hergün bir iki saat kadar ders almaya gidiyordum.

Hocam benim yaşlarımda çok iyi bir insandı. Benimle birlikte birçok kişiye ders veriyordu. Ders almaya gittiğimde, benden on ya…

Arkayı Beşleyelim

Dün şehir içi, orta boy halk otobüslerinden boş olanı görünce hemen atladım. Arka tarafta oturmak garanti olduğu için hemen gözümü en arkaya diktim. Otobüslerin son koltukları beşli olur. Sağ taraf cam kenarında bir kız, yanında bir erkekle oturuyorlardı. Ben de sol taraf ikinci koltuğa oturdum çünkü cam kenarındaki koltuğa güneş vuruyordu.

Bir süre oturunca otobüse güle şakalaşa bir kız ve bir erkek daha bindi. İlk önce gelip hemen önümdeki koltuğu oturdular. Biraz sonra akıllarına ne geldiyse erkek olanı cam tarafına geçmek için izin istedi benden. Erkek cam tarafına geçti, bayan da yanıma oturdu. Arkayı beşlemiştik. Ben adama kalk bayan cam tarafına geçsin demeyi düşündüm ama gerek kalmadan onlar bunu yaptılar, yapmaz olaydılar.

Zaten çılgın oldukları her hallerinden belli olan gençler, otobüsün hareket etmesinden sonra daha da çıldırdılar. Sürekli gülüyorlar, şakalaşıyorlar, bağırıyorlar, hatta kimi zaman birbirlerine vuruyorlardı. Ben elimdeki notlarla iki manyak çiftin arasında…

Hayatımın Şiiri

Geçenlerde Trt1'de Sezai Karakoç belgeseli vardı. Hayatı anlatılırken meşhur şiiri Mona Roza da okundu. Kenan Işık şiiri okuyunca ben de yıllar öncesine döndüm.

Oldum olası şiir sevmem. Nedenini bilmiyorum ama beni etkilemez. Belki de ben küçükken, Türkçe Öğretmeni abimin, sürekli, sesli sesli bana şiir okumasındandır.

Şiir okuduğum, dinlediğim olmuştur. Hatta abim bir ara sen eskiden yazmaya çalışırdın dedi. Her ne kadar hatırlamasam da demek ki yapmışım. Fakat itiraf edeyim bunların hiçbirini isteyerek yapmadım. Ya özenti olsun diye dinlemişimdir ya da başka bir şekil. İsteyerek okumadığımı ve dinlemediğimi, bir şey yapmaya karar verdiğimde bunun kesinlikle şiir olmadığını tecrübe ederek öğrendim. O kadar övülen Dursun Ali Erzincanlı ve Mazlum Işık'ı bile dinlemek istemem.

Bütün bunlardan farklı olarak beni etkileyen, dinlemek ve okumak istediğim ve kesinlikle dinlemekten ve okumaktan sıkılmayacağım bir şiir var ki o da hemşehrim Sezai Karakoç'un, Mona Roza adlı şiiridi…

Üzülmeye Zamanı Olmayanlar

Parmakları o kadar hızlı hareket ediyordu ki, bir parmak, bir saniye içinde iki ayrı tuşa ikişer kez basabiliyordu. Gözünü ekrandan hiç ayırmıyordu. Bazen dudağını ısırıyor. Kimi zaman sağa kimi zaman sola eğiliyordu. Heyecanı artmaya başladı, parmaklarının kontrolünü kaybetmişti. Ayağa kalkarmış gibi bacaklarına yükleniyor ama sonra oturuyordu.

Derken hata yaptı. Bir anda kendini kaybetti ki zaten hiç kendinde değildi. Elindeki kumanda kolunu (joystick) duvara fırlattı. Paramparça olan alete bakarken hala küfürler savuruyordu.

Birazdan sinirleri yatıştı. Şimdi daha sağlıklı düşünebiliyordu daha doğrusu artık düşünebiliyordu. Aslında basit bir oyundu ve kesinlikle sinirlenmesine gerek yoktu. Bir anlık siniri kumanda koluna mal olmuştu. İki haftadır aldığından beri hemen hemen hiç elinden düşürmediği, hayatını değiştiren bu sihirli şey artık yoktu.

Başını ellerinin arasına aldı. Sırtını duvara dayadı. Sevdiği tarafından terk edilen bir sevdalıyı andırıyordu. Kafasını kaldırıp kumanda …

Aşk Bitti

Genç bir yeğenim var. Geçenlerde konuşurken laf arasında aşk da geçti. Konu açılınca hemen "aşk bitti" dedi. Sanırım gençlik hevesi olarak birini sevmiş. Bildiğimiz hikayeler yaşamış ve şimdi de aşkın bittiğini söylüyor. Ben itiraz ettim, "hiç aşk biter mi" dedim. Cevabı manidardı, "zaten aşk diye bir şey yoktur." Tabi ben ona, herkese dediğim gibi "hadi be oradan, sen aşkı nereden bileceksin" demeyi ihmal etmedim.

Acınacak durumdayız. Aşk gibi harika bir şeyi bu kadar basite indirgemişiz. Heveslerimizi, egolarımızı tatmin etmenin adını aşk koymuşuz. Basit bir arkadaşlığa aşk demiş, "aşksız geçen günlerimi günden saymıyorum" naraları atmışız. Canımız azıcık yanınca da suçsuz mahkumumuz olan aşka küfürler yağdırmış, hatta onu küfürlerin en büyüğü olan yoklukla itham etmişiz.

Biz de haklıyız aslında. Görmediğimiz, tatmadığımız bir şeyin varlığını nasıl hissedebiliriz. Tipi hoşumuza giden bir insanı beğenmemizi bize aşk diye anlatmışlar …

Arkadaşım Olur musun

Çok hızlı ilerliyordu. Bir yere yetişmek için hiç durmadan gidiyordu ama hep aynı yerde dönüp durduğundan haberi yoktu. Dokuzdan sonra yokuş yukarı tırmanan bir araba görüntüsü veriyordu. On ikiden aşağı indi mi de freni olmayan bir bisikletin, bir tepeden inişini sergiliyordu.

Nihayet gözünü saatten alabildi. Sıcağın onu rahatsız ettiğini hissetti. İki eliyle tişörtünün altından tutup birkaç kez salladı. Çok geçici bir çare olmasına rağmen en çok kullanılan serinleme hareketiydi. Müzik artık onu rahatsız etmeye başlamıştı. Sabahtan beridir dinliyordu ama kapatmak da istemiyordu. Oda sessiz olunca daha da bir yalnız hissediyordu kendini.

Kendini bildi bileli yalnızdı. Genelde bundan şikayet etmezdi. Pek de sıkılmazdı ama bugün durum farklıydı. Günlerce süren iştahsızlık ve uykusuzluktan sonra önceki gün hem çok yemiş hem de fazla uyumuştu. Sabahtan beri içerideydi. Biraz ders çalışmış, biraz da internette dolaşmıştı.

Akşam yemeği olarak kendine yumurta kaynatmıştı. Çok severdi haşlan…

Çok Eşli Padişah

Hazır çok eşlilik gündemdeyken ben de konuyla direkt ilgili olmasa da bir masal anlatayım.

Derler ki Padişah'ın biri tebdili kıyafet dolaşırken tarlasını süren bir adam dikkatini çekmiş. Bu adam bir yandan çift sürerken diğer eliyle bir mendil sallıyormuş. Padişah çok merak etmiş, yanına gidip sormuş: "Be adam deli misin, bu elindeki mendili niye sallıyorsun?" Adam Padişah'a bakıp gülmüş. "Beyim, karımdan o kadar memnunum ki sürekli bu mendili sallamak istiyorum." Demiş. Padişah adamın deli olduğuna tam kanaat getirmiş. Çünkü Padişah'a göre karıdan memnun olmak imkansızmış. Meğer zaten Padişah'ın çıkıp dolaşma sebebi buymuş. Düşünmüş, adama misafir olup gözleriyle görmek istemiş. "Nasıl, oluyor? Yani karın ne yapıyor da o kadar memnunsun" diye sormuş. Adam anlatmış: "Eve yaklaşınca suyum ve terliklerim hazır olur, ben abdest alana kadar seccademi serer, namaz kılıp döndüğümde yemeğim hazırdır, yemek biter bitmez çay, çaydan hemen son…

Sevgi Böyle mi Ölçülüyor

Birazdan hayatınızın en sıkıca yazısını okuyacaksınız; çünkü kendimden bahsedeceğim. Daha önce de dediğim gibi insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever ama dinleyenler bunu sevmez. Şu yazı itibariyle dinleyici ya da daha doğru söyleyişle okuyucuları hiç umursamayacağım. Çünkü İhyaca sağ olsun beni mimleyerek bana bu fırsatı verdi. Artık okuyup okumama size kalmış.

Mim konusu şu: “Bir gün biri çıktı karşınıza farz edin. Ve “Hadi bana en çok sevdiğin kişiyi/şeyi ne kadar sevdiğini söyle” dedi ve ekledi “Çok’u cevap olarak kabul etmiyorum.”

Ben İhyaca'ya söyledim, benim "en"im yoktur dedim. Hiç karar veremem, buna rağmen yazayım mı dedim, yaz dedi. İşte yazıyorum. Gelin beni tanıyın, ne işinize yarayacaksa artık :)

Öncelikle şunu belirteyim ki ne hakkında konuşursak konuşalım çok fazla kategori olmalı. Mesela en sevdiğin kişi dendiğinde bir isim söylesem, biri gelip sen bunu Peygamberinden daha çok mu seviyorsun diye sorabilir. Fakat sevdiğim bir insanla Peygamberi (Allah&#…

Beni Aya Işınlayın

Volkan Abi beni mimlemiş. Konu ışınlama. Kendisi çok güzel bir yazı yazmış ama Abimiz ben ne soruyorum siz ne diyorsunuz diye eleştirmiş. Buna rağmen ben Volkan Abinin yaklaşımını beğendim.

Jumper diye bir film var. Baş roldeki genç dünyada istediği yere bir anda geçebiliyor. Işınlama ile ilgisi ne derseniz ben ışınlamanın da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Aslında açıp biraz bakabilirdim ama Kamil Abi ben oradan buradan bilgi istemiyorum demişti diye duygularımı yazayım dedim. Sonuçta yazdığım bilimsel bir makale değil öylesine bir blog yazısı.

Yıllar önce şöyle bir şey duymuştum: Işınlama olmayacak bir şey değildir. Nesneler atomlarına bölünerek hızlı bir şekilde başka bir yere nakledilirse ışınlanmış olur demişlerdi. Atomlara bölmek de olabilecek bir şeydir ama o atomları bulup birleştirmek için kimsenin hali hazırda bir fikri yok demişlerdi.

Buna rağmen ben, ışınlamanın çok olağan bir şey olduğuna inanıyorum. (Konu hakkında fikrim yok Kamil Abi gülme lütfen) Çünkü Kur'an-…

Konuş Konuş Nereye Kadar

Facebook'ta bir arkadaşla (gerçi o, senin arkadaşın değilim diyor ama olsun) konuşurken laf içinde telefonla saatlerce konuşanlar da geçti.

Bakıyorum kimi zaman, bacının biri almış telefonu, uzun koridorda volta ata ata konuşuyor. Ara sıra da gülüyor. Takip etmediğim için vakit belirtemem ama sanırım uzun süre konuşuyorlar.

Kimi zaman akşam eve giderken bakıyorum, köşeden bir mırıltı geliyor. Bakıyorum gencin biri, telefon kulağında konuşuyor. Bu seferki erkek olduğu için rahatlıkla inceleyebiliyorum. Kesinlikle şu anda benim olduğum dünyada değil. Artık telefon ağı üzerinde nasıl bir yol açılıyorsa o yoldan başka mekana geçmiş. Gözleri tam olarak boşluğa bakıyor ve tam bir huzurla, havadan sudan konuşuyor.

Bizim sınıfta biri var, telefonu hemen hemen hep elinde. Açıyor mesaj yazıyor gelen mesajı okuyor. Böyle yuvarlanıp gidiyor. Bazen sohbet ediyoruz, bakıyorum (adı bende saklı olsun) bende saklının sesi kesiliyor. Bir de bakıyorum elindeki telefona bakıp gülüyor. O an tam olara…

Zamanda Mim Arıyoruz

O gizli kapıyı bulduklarından beri içi içine sığmıyordu. Ne pahasına olursa olsun içeri girip bakmalıydı. Arkadaşları tehlikeli bir şey olabilir diye sabahı beklemeyi uygun görmüşlerdi ama o dayanamıyordu.

Zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Yatağına uzanalı çok zaman geçmiş olmalıydı ya da o öyle sanıyordu. Kendini bildi bileli çok meraklıydı. Kapalı kapılar ardında olsun, yüreklerde saklı olanlar olsun, gizli her şeyi bilmek istiyordu. Bu yüzden olacak çok kitap okuyordu. Sanki tüm bilinen şeyleri kafasına sığdırmaya çalışıyordu.

Yataktan kalktı. Varsın geç olsun. Varsın ucunda ölüm olsun diye düşündü. Gidip o kapıyı açacaktı. Parmaklarının ucuna basarak odasından çıktı. El yordamıyla el fenerini buldu. Evin arka tarafında bulunan eski yapıya doğru yol aldı. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki gecenin sessizliğinde davul sesi gibi geliyordu ona.

Şimdi kapının önündeydi. Derin bir iki nefes aldı. Kapının tokmağını avuçladığında son bir kez düşünmesi gerekip gerekmediğini düşündü. &qu…

Ana Yüreği

Anneler Günü ile ilgili yazdığım bir yazıda yılın bir gününün annelere ayrılmaması gerektiğinden bahsetmiştim. Yılın her günü hatta günün her anı annelerin olmalı demiştim. Madem dedim uygulamak da en başta bana düşer. Uygulama derken ara sıra "Anneler" ile ilgili yazı yazmaktan bahsediyorum.

Anneler gününden bir iki gün sonra halk otobüsünde eve geliyordum. Elimde kitabımla en arkada oturmuştum. Bir durakta bir kadınla oğlu bindiler. Orta kapıdan binmişlerdi. Otobüste yer olmadığı için orada ayakta beklediler. Çocuk sekiz on yaşlarındaydı, anne de otuz beş falan.

Çocuk kapının hemen yanındaki şeye (boru mu diyeyim ne diyeyim bilemedim) tutunmuştu. Annesi ısrarla kapının karşı tarafındaki çubuğu tutmasını istiyordu. Çocuk her nedense annesini dinlemiyordu. Gerçi tehlikeli bir şey yoktu ama ana yüreği bu, çocuğunun kapıya bu kadar yakın durmasına dayanamıyordu.

İkide bir annenin sesiyle başımı kitaptan kaldırıyordum. Çocuğu bu tarafa alıyor ama her seferinde çocuk kapı taraf…

Aşk İmkansız Olmalı

Serin bahar havasında yukarıdan vuran güneş çok iyi bir etki yapıyordu. Bu yüzden kitabını bırakıp dışarı çıktı. Bir arkadaşı, yalnız başına bahçede dolaşıyordu. Ona doğru yürüdü. Okul şehir dışında olduğundan ders aralarını okulda geçirmek zorundaydılar. Bazen kitap okuyorlar, sıkılınca da çıkıp bahçede dolaşıyorlardı.

Arkadaşıyla konuşmaya başlayınca gergin olduğunu fark etti. Sık sık banklara doğru bakıyor ve sanki bir şeyler yapmak istiyormuş da birileri ellerini ve ayaklarını sıkıca tutmuş gibi bir hali vardı.

Bankın birinde kızın biri yalnız başına, mahzun bir şekilde oturuyordu. Arkadaşının sıkıntısı bu muydu yoksa? Bu kızla ilgili bir durum muydu? Sorsa söyler miydi? Sordu ve o da söyledi. Hayret hiç çekinmemişti. Kızdan hoşlandığını ve gidip ona bunu söylemek istediğini ama cesaret edemediğini rahatlıkla anlatmıştı.

Biraz sonra arkadaşını yalnız bırakıp yine içeri girdi. Birkaç saat sonra arkadaşı gelip ona durumu anlattı. Gerçekten gitmiş kızla konuşmuştu. Kız, telefon numar…

Linux Çok Daha Kolay

Birkaç yıl önce bir bilgisayar satış-tamir dükkanında çalışmıştım. En çok yaptığım şey yeni sattığımız veya tamire gelmiş bilgisayarlara iki harfli bir işletim sistemi kurmak, sürücüleri yüklemek ve en son da bir ev kullanıcısı için lazım olabilecek otuz kadar programı yüklemekti. (Müzik, ofis, resim araçları vb.)

Bu işi o kadar çok yapıyordum ki artık adımları ezberlemiştim. Hatta işletim sisteminin o saçma harflerden oluşan, yirmi beş haneli lisans kodunu bile ezbere biliyordum. Hoşuma giden bir iş değildi. Tam bir işkence idi. Uzunca bir süre eski on beş inç ekranın başında, ayakta bekliyor. Boş gözlerle ekrana bakıyor ve sürekli "next" diyordum.

Dokuz ay kadar çalıştım. İşi bıraktıktan sonra aynı işlemleri arkadaşların bilgisayarlarına yapıyordum. Bu uzunca bir süre devam etti. Yaşadığım bu küçük yerde birazcık tanınan bir bilgisayar kullanıcısı olmuştum. İnsanlar birçok şeyi bana sorarlardı. Kimi zaman telefonla arar "bilgisayarımdan ses çıkmıyor" ve benzeri …

Kendimden Bahsetmeyi Seviyorum

İnsan genelde kendisi hakkında konuşmayı sever. Sanırım bu doğal bir şeydir. İnsanın kendini ifade etme isteğinin dışa yansımasıdır. Anlatan taraf için güzel olan bu durum aslında dinleyen taraf için kötü bir şeydir. Bu nedenle de buna bir sınır bulmak zorunludur.

Genelde kitap okumayan, başkalarının fikirlerinden haberi olmayan, sadece kendi dünyalarında büyüyen insanların kendileri hakkında daha çok konuştuklarına şahit oluruz. Başta dediğim gibi kendini anlatmaya çalışma doğaldır ve bu insanlar bir şekil almamış insanlardır. Buna karşın kültürlü gibi görünen insanlar kendilerinden daha az bahsederler. Bu insanlar da aslında kendilerini anlatmaktan hoşlanırlar ama karşı tarafın bundan hoşlanmadığını düşünebilecek kadar bilgindirler.

Aslında birilerinin kendi anlatması o kadar da kötü bir şey değildir ama bunun da bir takım ölçüleri vardır. Mesela anlatıcı başkalarında sıkça rastlanmayan bir özelliğini anlatıyorsa, bunu dinlemek zevkli bile olabilir. Ne yazık ki çoğu zaman bu böyle …

Ali'nin Adaleti

Perşembe günü ince bir gömlekle okula gitmiştim. Öğleden sonra hava bozdu. Akşam dönüşte yağmura yakalandım ve sırılsıklam oldum. Islak bir şekilde minibüse bindim. Son anda bindiğim için yerim de rahat değildi ama tam cam önündeydim. Buğulu camın ardından doğayı seyrederken aklıma bir şey geldi.

Nereden, kimden duydum bilmiyorum ama şöyle bir şey duymuştum: Avukatın biri tanıdık bir savcıya iyi hala nasıl karar veriyorsunuz diye sormuş. Savcı, eğer takım elbise giyerse, traş olup gelirse bunu iyi hal sayarız demiş. Bu kadar basit bir sistemin saçmalığı üzerine kafa yormaktan çok bir de işin tersi aklıma geldi. Olur da sanık hakime küfretti, ne olur? İnsan böyle bir adalet sisteminde bunu düşünmek bile istemiyor.

Islak oluşumdan mıydı yoksa arabanın kaloriferinin etkisinden miydi bilmiyorum aklıma Hz. Ali (R) geldi. Elinde gücü bulunduranlar genelde adaletin karşısında olmuşlar ve zulme askerlik yapmışlardı ama Ali hem güçlü, hem cesur, hem de aklın almayacağı kadar adildi.

Savaşın b…

Blog da Nereden Çıktı (Mim)

"Büyük Türkçe Sözlük’te “mimlemek” “birini, hoşa gitmeyen veya iyi olmayan bir davranışı dolayısıyla hakkında iyi düşünülmeyenler arasına koymak” anlamına geliyor. Blog dünyasında ise bu kelime gerçek anlamından biraz ırayarak anlam kaymasına uğramış. Daha narin, daha muzip bir şekilde “bak seni mimledim” derken karşı tarafa aslında “seviliyor, sayılıyor, okunuyor ve blog arkadaşlığından dostluğa doğru yol alıyorsun, benim için de bir yazı yazar mısın?” denmek isteniyor. Blog yazarları arasında gelişen bu hareket zaman zaman onları mecburi konulu yazılar yazmak zorunda bıraksa da şu an olduğu gibi genellikle memnuniyetle kaleme alınıyor. Bu yazıların konuları ise o mim hareketini başlatan kişi tarafından belirleniyor ve “elim sende” misali mimin uğradığı her blogda o konuyla ilgili yazılar yazılmaya devam ediliyor. İleri de belki daha önemli ve kişisel olmayan konulara yönlenirse daha dolu dolu bir beyin fırtınası yapılabilecek mim konuları ortaya çıkabilir."

Kamil Abim ben…

Laleler Gülü

Bir arkadaşın blogunda anneler günü ile ilgili bir yazı okudum. Çok güzel yazmıştı, etkilendim.

Artık bir ticaret kaynağı haline gelen bu anneler günü nereden, kimden çıktı bilmiyorum ama sanırım annesini sevmeyen biri veya birileri icat etmiş. Annelerini sevenler anneler günün kutlamaz demek istemiyorum; asıl demek istediğim annelerini sevenler için her günün anneler günü olduğudur.

Eğer başta belirttiğim arkadaşımın yazısını okursanız, aslında bir anne için de her günün çocuklar günü olduğunu anlarsınız. Çocuklarının onların gönlünden bir an bile çıkmadığını anlarsınız.

Dün bir film seyrettim. (Rabbit Hole) Filmin bir sahnesinde anne ve kızı konuşuyorlardı. Annenin oğlu öleli on bir yıl olmuştu. Kızının oğlu da sekiz ay önce ölmüştü. Kız annesine sordu: "Bir an bile olsun acısı hafiflemedi mi?" Anne, "hayır" dedi. "Sadece sanki zamanla değişiyor, sanki azıcık olsun tahammül edilebilir oluyor."

Yaşlandıklarında huzur evlerine bırakılan veya onlardan ayr…

Okumak Ne Zor

Birkaç yıl önce Zaman Bilinci diye bir kitap okumuştum. Kitap zamanın değerli olduğundan bahsediyor, Emevi ve Abbasi devrinde yaşamış İslam alimlerinin hayatlarından örnekler veriyordu. Kimisi yemek yerken kitap okumayı terk etmemek için kız kardeşinden ona yemek yedirmesini istiyor, kimisi Camiye giderken yolda bile kitabını okuya okuya gidiyormuş.

Kitaptan çok etkilenmiştim. Kısa da sürse zamanımı boşa harcamamaya çalışmıştım da konu bu değil. Bu aralar kitap okumaya fena sardım. Vizeler final arası bu kısa sürede ne okusam kardır diye hızla okuyorum. Okuyorum okumasına da bu öyle kolay olmuyor. Mesela uzun bir süre okuyunca gözlerim yanıyor. Işığı doğru kullanmak için eğri büğrü oturuyorum, oram buram ağrıyor. Yurttan kötü haberler duyuyorum moralim bozuluyor.

Gerçi şunu biliyorum. Siz iyi şeyler yapmaya çalıştığınızda önünüze engeller çıkacaktır. Tarih bunun örnekleriyle ağzına kadar doludur. Zaten asıl mesele zorluklara karşı direnebilmektir.

Not: Ne olduysa yazamıyorum.

Demo Krasi

Milattan önce on iki yılında bir ülkede seçim yaklaşıyormuş. Seçime doğru bu ülkenin siyasi partileri arasında çok ilginç şeyler oluyormuş. Partiler hem birbirleriyle hem de halkla dalga geçmeye çalışırken halk arasındaki parti taraftarları da diğer partilerle dalga geçtiklerini sanıyorlarmış. İşin aslındaysa kullandıkları sistem herkesi kafaya alıyormuş ama kimsenin haberi yokmuş.

İsterseniz biraz daha geri gidelim: Krallık mrallık gibi gerici yönetim biçimlerinin artık halkı sarmadığını gören bu ülkenin üst tabakası kendi aralarında bir başka idare şekli bulmaya karar vermişler. Sonunda halkın kendi kendini yönetmesi üzerinde karar kılmışlar. Yalnız bunu öyle yapmalılarmış ki hem halkı yine onlar yönetecek hem de halk, kendini yönettiğini sanacak.

Siyasi partiler kurmuşlar, dört beş yılda bir seçimler yapmışlar. O zaman başka ülkelerde kadının insan olup olmadığı bile tartışılırken bu ülkede kadınlara bile seçme hakkı vermişler. (Kadınlar vaatlere daha kolay kanıyormuş.)

Ülkenin yö…

Yalaka mı Nankör mü

İnsanoğlu genel anlamda menfaatçidir. Eğer belli bir bilinç edinmemişse hep kendi çıkarlarına doğru gider. Bu yolda kendisine iyilik yapan insanlara bir yaranma, tabiri caizse bir yağ çekme eylemine girişir. Bu, biraz da doğal bir işleyiştir. Kendisine iyi davranan insanlara biraz farklı davranma eğilimi herkeste görülür.

Benim takıldığım nokta, genel olarak devam eden seyir değil; üç kuruş menfaat için virgül gibi eğilmeyen noktadır. Çok az da olsa insanların mallarına bakmayan, kendisine edilen yardımı çıkara dönüştürmeyip bir teşekkürle karşılayabilen kişiler vardır.

Bunu söylerken insanların çoğu yalaka dediğimiz sınıfa giriyor demiyorum. Zaten kimse de bunu iddia edemez. Yalakalık dediğimiz fiil çok kötü bir eylemdir. Böyle insanlar da zaten toplum içinde bellidirler ve genelde sevilmezler.

Asıl anlatmak istediğim orta yolu tutmanın ne kadar zor olduğu. Yalakalığa kaçmadan; ama edilmesi gerektiği gibi teşekkür etmenin zorluğunu anlatmaya çalışıyorum. Size bir iyilik yapan, borç …

Neden Linux Kullanıyoruz

Kimi zaman bana sorulan bu sorunun cevabını vermeyi düşündüm. Bu konuyu bilgisayarı Windows sanan kişilere anlatmak zordur. Çünkü hala akılda bir işletim sistemi kavramı oluşmamıştır. Buna rağmen ben, okuyan insan için zor bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Okumak her zorluğun üstesinden geliyor. Yeter ki biz komik videolardan, dizilerden ve çağımızın vebası oyunlardan biraz fedakarlık edelim.

Linux'un hayatıma nasıl girdiğini daha önce anlatmıştım. İki yıldır da sadece Linux kullanıyorum. Çok şükür Windows'la hiç işim olmuyor.

Peki neden Linux?

Bu soruya şu an için cevap vermem gerekirse "özgür olduğu için" derim. Canım sıkkınken sorulsa "Linux'la kafam rahat olduğu için" derim. Virüslerden korkan biri sorsa "virüs sorunu olmadığı için" derim. Vista kullanan biri sorsa "Linux çok hızlı" derim. Mac kullanan biri sorsa "görselliği aklımı aldığı için" derim.

Linux'a merakla başladım ama çok sevdim. Çünkü kullanırken kendimi…

Beyin Kanayınca Dil Ne Yapsın

Bu akşam bir hasta ziyaretine gittik. ilk okula giden bir çocuk beyin kanaması geçirmiş. Yoğun bakımdaymış.

Giderken hiçbir şey bilmiyordum. Babası anlattı: Babası mutfaktayken çocuk yanına gitmiş. "Baba konuşamıyorum" demiş. Babası sormuş ne oldu diye ama o her seferinde daha da ağırlaşarak aynı şeyi tekrarlamış. Biraz sonra hepten dili dönmez olmuş. Babası onu alıp hastaneye götürmüş. Yolda sol tarafının uyuştuğunu görmüş. Tomografi çekmişler beyin kanaması çıkmış.

Ben yeni sanıyordum ama bu olay on üç gün önce olmuş. Çocuk hala yoğun bakımda. Artık katı yiyecekler de yiyebiliyormuş ama hala kafası kan doluymuş. Doktor beyninde bir düğüm oluştuğunu, ve anjiyo veya ameliyat ile düzeltilmesi gerektiğini söylemiş.

Çocuk herhangi bir darbe yememiş. Yere falan da düşmemiş. Yani çarpma falan yok. Aniden olmuş.

Hey gidi kendine güvenen insan. Bak gör ki aslında hiçbir şeye sahip değilsin. Bu küçük olaydan ibret almazsan depremlerden al. Onlar da ne ki dersen tsunamileri, nükleer…

Gören de Dişi Ağrıyor Sanacak

Perşembe günü yine dişim ağrımaya başladı. Yediğim içli köftelerden miydi, hindistan cevizli çikolatalardan mıydı yoksa kaçak çaydan mıydı bilmiyorum; fena ağrıyordu. Beni kantinde, kaynanam ölmüş gibi üzüntülü gören bir arkadaş yanıma geldi. Dişim ağrıyor deyince ne hissettiğimi anladığını, Allah'ın gavurlara bile diş ağrısı vermesini istemediğini söyleyip bana bir de fıkra anlattı.

Padişahın birinin dişi ağrımış. O kadar şiddetli ağrıyormuş ki padişah feryat etmeden duramıyormuş. Bakmış haline utanmış. Diş küçük bir şey olduğu için ağrısı da küçük olmalı demiş. Halbuki dişi çok ağrıyormuş. Düşünmüş taşınmış en iyisi elimi keseyim demiş. Almış bıçağı elinde derin bir yara açmış ve başlamış rahat rahat bağırmaya.

Bunu duyan vezirler mezirler doktorları çağırmışlar. Doktorlar gelmiş "padişahım ne oldu" demişler. Padişah elini gösterince doktorlar: Allah iyiliğin versin padişahım, biz de dişin ağrıyor sandık

Anlamadan Tv İzlemek

Dün akşam en son El Kevser kanalını seyrettim. Televizyonu kapattım. Sabah kalkıp okula gittim. Annem televizyonu açmış. Kanal değiştirmeyi bilmediği için mecburi El Kevser'i izlemiş.
Anlatıyor: İki çarşaflı kadın çıktı konuştular, konuştular, konuştular; onlar gitti başka bir kadın çıktı çiçeklerden bahsediyordu galiba, o da konuştu, konuştu, konuştu, ardından iki adam çıktı onlar da konuştular, konuştular, konuştular...
Eee dedim, bir şey anlamadan nasıl seyrettin bu kadar? Bazı kelimeleri anlıyordum dedi. Arapça'nın nesini anladın diye sordum, ara sıra salavat getiriyorlardı dedi.

Burada komik olan annemin anlamadığı dilde televizyon seyretmesi değil çünkü annem bunu yıllardır yapıyor. Tek kelime Türkçe bilmeden yıllardır televizyon seyrediyor zaten. Asıl mevzu, hemen hemen her zaman karşılıklı iki kişinin konuştuğu, arapça bir kanalı seyretmiş olması.

Ön Yargılardan Kurtulmalı

Yazdığım bir yazıya değerli arkadaşlarımın yaptığı yorumları okuyunca bir şeyler hakkında yorum yaparken daha dikkatli olmam gerektiğini anladım. Gerçi isim vermedim. Herhangi bir insanı çağrıştıracak bir şey yazmadım ama yine de utanır gibi oldum. Neden utanmadın da utanır gibi oldun derseniz hala iddiamda haklı olabilirim.

Haklı olayım veya haksız, karar vermede acele ettiğim kesin. Tamam herhangi bir alanda profesyonel değilim, yazılarımı birçok insan okumuyor ama kendime hesap veriyorum. Belki yazdıklarım bir insanı etkilemeyecek ama kişiliğimin aynası olan bloğum, beni bana örnek gösterecek.

Peki bir alanda yazarken o konu hakkında detaylı bilgi sahibi olmak mı lazım? Bunu iddia edemem ama bir şeyler bilmek gerek.

Aslında ben cahili olduğum bir konuda yazmadım. Tamam kabul ediyorum kimi zaman ağzıma geleni söylerim ama her aklıma geleni yazmam. Yazarken biraz düşünürüm. Buradaki sorun galiba benim ön yargılarımdan kaynaklı.

İnşallah zamanla okuduklarım, arkadaşlarım ve Rabbimin …

Yazar Ne Yazar Ne Yazmaz

"Ilık bir ilkbahar akşamıydı." Yok yok sıcak bir yaz öğlesi olsun. O da olmadı buz gibi bir kış şafağı olsun ama ılık bir ilkbahar akşamı olmasın. Bilmiyorum ılığın sizin için anlamı ne; benim için soğumaya yüz tutmuş bir çaydan başka bir şeyi hatırlatmıyor.

Bu berbat girişten sonra meramımı anlatayım: Bilirsiniz piyasada bir sürü kitap var. Gelen yazıyor; giden yazmış ama kimisi sadece yazarken kimi yazdığına ruhundan bir parça eklemiş.

Ağzı bozuk blog yazarlarının kitap bastırdığı günümüzde o kadar kötü bir durum var ki nasıl diyeyim bilmiyorum. Eline güzel bir hikaye geçiren bir kitap yazmış, okuyunca keşke hikayesini bir yazara verseymiş diyorsunuz.

Kendinizi kitaba kaptırmadan okursanız görürsünüz ki bazı yazarlar oldukları gibi yazacaklarına okuyucuya güzel görünmek için taklalar atıyorlar. Yersiz devrik cümleler, birkaç kısa cümlenin birleşiminden oluşan paragraf cümleler, klişe laflar, imkansız benzetmeler ve benzeri...

Özellikle meşhur olmuş birilerinden böyle şeyl…

Tanrı Öldü

Bir fıkra var: Biri duvara "Tanrı öldü. Nietzsche" diye yazmış. Aradan zaman geçmiş Nietzsche ölmüş. Bunu duyan bir adam duvara "Nietzsche öldü. Tanrı" diye yazmış.

Biz hep bunları, bilmeden, tanımadan böyle şeylerle anlatıp güldük. Biri Freud dedi mi hemen sapık dedik. Biri Marx dedi mi "yahu biliyor musunuz Komünizm'de kadınlar ortak maldır, isteyen erkek istediği eve gider" gibi yalanları tekrarladık.

Kalkıp Komünizm'i savunacak değilim. Ya da bu adamları övecek de değilim ama bu tavırların bir Müslümana yakışmadığını da içime atacak değilim.

Birincisi bir Müslümanın, yeryüzünde korkacağı, çekineceği bir fikir yoktur. İslam o kadar mükemmeldir ki hiçbir "izm" ona ne bir eksik bulabilir ne de kendisinde olan bir şeyin İslam'dakinden daha iyi olduğunu savunabilir. Eğer bunun aksini iddia edebileceğiniz bir şeyler gördüyseniz ya yanlış görüyorsunuz ya da aslında gelenekte olan bir şeyi İslam'dan sayıyorsunuzdur.

İkincisi de eğer…

Ubuntu Denetim Merkezi

Ubuntu'nun Windows'taki Denetim Masası tarzı bir yönetim merkezi yoktur. Eğer Mandriva kullandıysanız gelişmiş bir yönetim merkezinin ne kadar kullanışla olduğunu bilirsiniz. Eğer benim ihtiyacım yok, ben Uçbirim'i Tetris oynar gibi kullanırım diyorsanız sağda okuyabileceğiniz yazılar var. :)


Ubuntu Tweak aslında bir yönetim merkezi midir; değil midir bilmiyorum ama ben bu gözle bakıyorum ona. Eğer daha önce görmediyseniz bu zamandan sonra Ubuntu kullanımınızı kolaylaştıracağına eminim.
Ubuntu Tweak'in kullanımını anlatmayacağım. Zaten Türkçe ve kullanımı çok kolay. Ben sadece biraz özelliklerinden bahsetmek istiyorum.

Ubuntu Tewak ile
- Güncelleme yapabilir, yansı listenizi düzenleyebilirsiniz.
- Resmi depolarda olmayan ve çok kullanılan paketleri kurabilirsiniz. JDownloader gibi...
- Giriş ekranınızın görünüşünü ve davranışını kontrol edebilirsiniz.
- Compiz ayarlarınızı düzenleyebilirsiniz.
- Masaüstünde görünen Bilgisayar, Ev, Çöp ve Ağ Bağlantıları dizinleri göst…

Öğretmenler ve Ders Geçirenler

Son zamanlarda okuyan insanların çoğu, geçimlerini sağlamak için okuyor. Genelde, yarım gün olması ve tatilinin daha fazla olması nedeniyle de öğretmenlik tercih ediliyor. Benim şahid olduğum hemen hemen herkes sevdiği veya yapabileceği alana değil; para kazanacakları alanlarla ilgileniyorlar. Bu da beraberinde önemli sorunlar getiriyor.

Okul okuyan herkes kendine göre öğretmenleri sınıflandırabilir. Kimisi sırf maaşın alabilmek için okula gelir. Kimisi öğrencilerle savaşarak emekli olur. Eğer sıralamam gerekirse dört çeşit öğretmen var derim. Bu ikisi dışında bir baba öğretmenler bir de gerçek öğretmenlervardır.

Baba öğretmenler öğrencileri çok severler. Öğrenciler bir çaba göstermeseler de gerekli notu verirler. Dersleri sohbet şeklinde geçer. Öğrenciler, bu öğretmenlerin kendilerine bir şey katmadıklarını yıllar sonra anlarlar.

Gerçek öğretmenleri hepimiz biliyoruz. Derse zamanında gelen, dersini seven, notu önemsemeyen ama aynı zamanda kimseye hak etmediği notu vermeyen vs. diye …

Git Beş Ay Sonra Gel

Yıllardır hiç bakmadığım dişlerimden bir ikisi geçenlerde ağrımaya başladı. Pazartesi olunca aldım sağlık karnemi okula gittim. Sevk aldım beni Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine gönderdiler.

Ben, şimdi gideceğim, doktorun biri dişlerime bakacak, ağrıyanı çekecek, tedavi için de git bir iki hafta sonra gel diyecek diye düşünüyordum. Ayrıca gittiğim yerin adına bakınca aklıma yabancı filmlerde gördüğüm hastaneler geldi.

Hastaneye gidince danışma ilk önce sağ tarafta kayıt yaptır dedi. Baktım yan yana dört tane sonradan yapılma, lambriyle kapatılma pencere. Pencerelerde ve duvarda herhangi bir tabela yok. Her pencerede iki üç kişi bekliyor.

Kayıttan sonra ilk muayene yazan bir odaya girdim, elimdeki kağıdı sinirli bir bayana verdim. Dışarıda bekle çağıracağım dedi. Yaklaşık yarım saat bekledikten sonra gencin biri beni çağırdı. Göğsünde bir şey yazmıyordu. Aldı beni, insanın içini karartan bir yarım odaya götürdü. Ellilerden kalma bir koltuğa oturttu. Bir dakika kadar dişleri…

Dünyanın Çivisi Çıkmış

Televizyonda Zor Ölüm 4 var. Filme bakıp biraz düşününce "nereye gidiyoruz" diye kendime sormak zorunda kaldım. Çünkü birkaç gündür teknolojiyi kullanma şeklimizin hayatımızı nasıl olumsuz etkilediğini görüyorum.

Eskiden ulaşım zorluğu nedeniyle akrabalar birbirlerine misafirliğe gittiklerinde bir iki gece kalırlardı. Meşgul olunacak pek bir şey olmadığından iki taraf da bundan memnun olurdu. Şimdi ise televizyon ve bilgisayarlar o kadar çekici ki kimse gidip gelmez oldu. Gidenler de bir iki saat kalıp ayrılıyor. Tabi bundan da her iki taraf memnun. Her iki tarafın da seyretmeleri gereken dizileri, Facebook'ta paylaşmaları gereken komik videoları var.

Geçenlerde dayımın oğlu bize geldi. Bir hafta burada kaldı. Bir hafta boyunca sabah sekiz, gece bir bilgisayarın başından kalkmadı. Yaptığı tek şey online okey ve Facebook'taki strateji oyunlarını oynamaktı. Bir hafta boyunca bilgisayarımı işgal etmesine rağmen ona "madem ki bizimle konuşmak için gelmedin, bilgisa…

Hiçlik Makamı

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar: “Kimsin?” “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: ...“Sen kimsin?” “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca. “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam. “Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca. “Vezir” demiş adam. “Daha daha sonra ne olacaksın?” “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.” “Peki, ondan sonra?” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.”

“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında!”

Üçlü İttifak | 16.Bölüm | Sakin Ol

Resim
Bir Önceki Bölüm
Bu masaya oturduğunda arkadaşları çok şanslısın demişlerdi. Şansa inanmıyordu ama hoşuna gitmişti bu deyiş. Koca katta, bu kadar masa arasında pencereyi gören bir masada oturmak bir ayrıcalık olmalıydı. Gerçi onlar daha çok masaya ve ekrana bakıyorlardı ama düşünceli zamanlar için dışarıyı görmek çok iyiydi.

Aklında Nermin'den başka bir şey yoktu. Bir elini masaya iliştirmiş diğer elinde bir kağıtla öylece kalakalmıştı. Pencereden dışarı bakıyordu ama gördüğü şey karşıdaki binalar değil, güzel bir bahar manzarasıydı. Hayallere dalıyor, ara sıra farkında olmadan gülümsüyordu. O an Nermin'nin sesini duydu. Hemen arkasındaki kolonun arkasında Serpil'le konuşuyorlardı. Kulak misafiri oldu istemeden: - Kim o yüzü yanık çocuk?  - Çok tutacak hikayeleri var, yazmayı düşünüyorum.  - Kızım sen fotoğrafçı değil misin? Ne işin olur hikayeyle? - Evet ama yazmak da istiyorum.  - Neyse onu boş ver. Bak o çocuğa nasıl baktığını gördüm.  - Saçmalama ne alakası var? - Geç bunları a…

Sanal Arkadaşlık

Resim
İnternetin zararlarından çokça bahsedilir. Kimileri bazı zararları için tümünden uzak durmak gerek dese de aslında internet olmazsa olmazlardandır artık.

Hayatımızın vazgeçilmezi olan internet her ne kadar vaktimizi boşa harcamamıza neden olsa da hiçbir zaman hayal bile edemeyeceğimiz arkadaşlıklar kurmamızı da sağlar. Farklı görüşlerden, farklı kökenlerden, farklı ülkelerden insanlar sanal ortamda can ciğer arkadaş olabiliyorlar. Birbirlerine çok şey kazandırıyorlar.

Sanal ortamda kurulan arkadaşlıklar kimi zaman dışarıda kurulan arkadaşlıkları geçebiliyor. Öyle ki bazıları hep internet başında bazı arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi, bu tamamen konuşmak dahi olsa çok sevebiliyor, diğer işlerine tercih edebiliyor.

Kaymakama Koruma Ordusu

Resim
Cuma namazına gittiğimde cami sokağında polislerin olduğunu gördüm. Halk da belli bir yöne doğru bakınca acaba operasyonlar yüzünden yürüyüş falan mı var Cuma saatinde diye kendime sordum. Camiye yaklaşınca insanların "kaymakam geliyormuş" dediklerini duydum.

Camiye girdim. Dış kapının önünde uzun namlulu silahlarla bekleyen polisler vardı. İçeri girdim, üst kata çıktım. Pencereden sokağa bakınca polislerin çok olduğunu gördüm. Her tarafı tutmuşlardı ve bir sürü araba vardı. Bana garip geldi, sürekli ilçede olan bir kaymakam neden bu kadar korunur ki?

Biraz sonra bulunduğum kata, kulağında kulaklık olan bir koruma geldi. Etrafı kontrol edip alt katı gören bir yere oturdu. Bu işte kesin bir iş var dedim.

Üçlü İttifak | 12.Bölüm | Su Sebili

Resim
Bir önceki bölüm

- Ne yapmaya çalışıyorsun amca, onları gerçekten Çukurca'ya göndermeyeceksin değil mi diye sordu Salim Amcaya.
- Vedat Merve'yi seviyor, Merve de annesini bulmayı çok istiyor. Merve'nin anne özlemi Vedat'a güç verebilir. Böylece Vedat ayağa kalkarsa bu ne büyük bir iş olur düşünebiliyor musun?
- Her şeye rağmen bence Merve'ye bunları anlatmamalıydın, diyelim ki Vedat iyileşti, o zaman nasıl söyleriz annesinin burada olduğunu? Bir de durumunu öğrenince Merve ne yapacak hiç düşündün mü?Yaşlı çınar eliyle beyaz sakalını karıştırdı. Yavuz'un tam aksi yöne doğru kafasını çevirdi. Bir şeye bakıyor gibiydi oysa ki sadece düşünüyordu. Yavuz bir cevap beklemiyordu aslında ama dikkatle Salim Amcaya bakıyordu.
- O zaman bakarız. Her şeyin bir çaresi bulunur. Gidip baktın mı ona?
- Evet.
- Nasıl?
- Eskisi gibi, pencerenin kenarında oturup oyuncak bebeğini seviyor. Yine bana Musa dedi.

Öğretme(n)

Resim
Orta okul birdeyken Türkçe dersimize bir sınıf öğretmeni giriyordu. Öyle sanıyorum ki Türkçe dersini de bilmiyordu ve kesinlikle öğrenciye de insan gözüyle bakmıyordu. Bir süre devam edince biz dersten de okuldan da soğuduk. Hatırlıyorum belki her ders "kasaptan etleri getirsek koysak bu sıralara sizden iyi dinlerler" diyordu. Bunu o kadar tekrar ediyordu ki artık kendimizi et yığını olarak görüyorduk. 
Sene döndü biz orta okul iki olduk. Türkçe öğretmenimiz değişti. Fırat adında genç bir öğretmen girmeye başladı derslerimize. Branşı Türkçe'ydi ve sanırım alanında çok iyiydi. Hitabeti de öyle iyiydi ki o konuşurken başka bir şeyle ilgilenmek için aşık olmak gerekirdi. 
Bu hocayla birlikte ben Türkçe dersine ısındım. Sanırım o yaşlarda şekillenmeye başlayan yönelimlerinden biri de Türkçe dersi oldu. O zamandan bu zamana kadar hep en sevdiğim ders Türkçe oldu. Zaten orta okuldan birden beri başladığım kitap okumanın da etkisiyle Türkçeyi artık çevreme göre daha iyi biliyordu…

Üçlü İttifak | 9.Bölüm | Annemi Özledim

Resim
Bir önceki bölüm

Denizden gelen ılık rüzgar saçlarını dalgalandırıyordu. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriyle ufka bakıyordu. Vedat öylece oturmuş Merve'nin şoktan kurtulup bir kelime etmesini bekliyordu. Merve hala Salim Amca'nın anlattıklarının şokundaydı. Bastonuna dayanmış yaşlı çınar, on beş yıllık ağzını bir açmış pir açmış, Merve'nin yüreğini dağlamıştı. Merve geçmişini öğrenmişti ama buna da çok üzülmüştü. Uzunca bir süre ağlamış, sonra  da Vedat'ı alıp deniz kenarına gelmişlerdi.

- Sence annem yaşıyor mudur? Diye sordu Vedat'a. Vedat:
- Kim bilebilir ki?
- Ah Salim amca, neden beni alıp onu orada bıraktın, neden onu da almadın? Nasıl bir kader bu? diye ağlamaya başladı yeniden. Vedat onu sakinleştirmeye çalıştı:
- Onu da otobüse bindirmeye çalışmışlardır, hikayenin sonunu dinlemedin aslında. Büyük bir ihtimalle o an annen kendinde olmadığından babanı bırakmak istememiştir.
- Her ne olursa olsun bir kadın orada nasıl bırakılır? Gitmeliyim, kesinlikle Çuku…

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Resim
Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Vefasız Yar

Resim
Yine uyku tutmadı bu sabah. Yatakta öylesine dönerken sivrisineğin biri gelip sol elimin üstüne kondu. O ısırmadan ben indireyim şaplağı diyerek sağ elimi kaldırdım, tam indirecekken sivrisinek ön sağ ayağını kaldırarak "dur abi dur" dedi. Ben ne oluyor diye, bir elim havada öyle şaşkın şaşkın bakarken, "vallaha ben erkeğim, erkekler kan içmez" demesin mi? "Ne rahatsız ediyorsun o zaman" dedim sivrisineğe. Derinden bir ah çekip anlatmaya başladı.

"Duydum ki sen bizden anlıyormuşsun. Geçenlerde bizimle ilgili bir yazı yazmışsın. Beni de bu sabah efkar bastı geleyim derdimi sana anlatayım dedim" dedi. "Bir git işine, benim derdim bana yeter" dedim. Boynunu büktü. "Bu garibe acı, çok şey mi istiyorum, azıcık dinleyeceksin" dedi. Kendimden çok başkalarına üzülen, hatta bu yüzden kendine acılar çektiren yufka yüreğim dayanır mı böyle bir feryada. Anlat bakayım dedim.

"Abi" dedi. "Ben bir kıza aşık oldum, beni benden…

Üçlü İttifak | 6.Bölüm | Dur Gitme

Resim
Bir önceki bölüm

"Bize o günleri tekrar yaşatmak mı istiyorsunuz" diye söze girdi Vedat. Nermin panikle "hayır amacım bu değil, ben düşündüm ki belki anlatmak istediği...." Merve sözünü kesti "anlatacak bir şeyimiz yok, tam yeniden toparlanmaya çalışırken eski günlere dönmek istemiyoruz" dedi. Bu sözü söylerken Vedat'ın gözlerine tatlı bir gülümsemeyle baktı. Vedat'ın burada kalacak olması onu çok mutlu etmişti. Çocukluktan beri severdi Vedat'ı ama o elim olay, birlikte kalmalarına izin vermemişti. Hep onu özlemişti, her sene anma töreninde onu burada kalması için ikna etmeye çalışmıştı fakat Vedat inatçı mı inatçıydı. Nihayet bugün Yavuz, Vedat'ı zayıf noktasından, eniştesi üzerinden yakalamıştı.

Masada hakim olan şey şu an sessizlikti. Hiç kimse konuşmuyordu. Merve hayallere dalmıştı. Kim bilir belki de Vedat'la geçireceği vakitleri düşünüp mutluluk hissediyordu. Nermin sürekli Yavuz'u inceliyordu. Yavuz bu bakışlardan sıkılmış, b…

Üçlü İttifak | 3.Bölüm | On Üç Can

Resim
Birinci Bölüm - - İkinci Bölüm -

Genç kız oturduğu banktan genci süzmeye devam ediyordu. Siyah kumaş pantolonu yeni ütülenmiş gibiydi. Üstüne beyaz gömlek de çok yakışmıştı. Öylece ayakta otobüsün gelmesini bekliyordu. Düzgün taranmış siyah saçları beyaz, sinek kaydı tıraş edilmiş yüzüne uyum sağlıyordu. Genç kız onun böyle özenle giyinmesine bakınca sevdiğini bekliyor olmalı diye düşündü ama yine de gözünü ondan alamıyordu.

Otobüs yavaşça durağa girdi. Durunca yolcular birer birer otobüsten inmeye başladılar. Genç, gelenlere hiç dikkat etmeden bekliyordu. Sanki bekleyeceğinin en son çıkacağını biliyordu. Yolcular bitince muavinin yanına gitti. Genç kız gözleriyle hep onu takip ediyordu. Acaba bu yakışıklı gencin beklediği kız nasıl biriydi. Bu güzelliği hak ediyor muydu? Muavin bagajı açtı. İçinden katlanmış bir tekerlekli sandalye çıkarıp gence verdi. Kız istem dışı oturduğu yerden doğruldu. "Neler oluyor" dedi kendi kendine.  Genç tekerlekli sandalyeyi açtı ve otobüse g…

Aşkın Tarifini Yaptım

Resim
"Sevgi yürekle ilgiliyse, yürekte büyüyüp gelişiyorsa neden gözle başlıyor" diye boyumu aşan bir söz ettim. Gittim oturdum bunun üzerine biraz düşündüm. Gördüm ki durumda bir çelişki var.

Bir insanı seversiniz. Kimi zaman çok seversiniz. Gözüm senden başkasını, hatta senden başka hiçbir şeyi görmez dersiniz. Onun için ağıtlar yakar, şiirler yazarsınız. Uyumaz, yemez fakat bol bol içersiniz. Gecenizi gündüzünüze katar içinizde onu büyütürsünüz, vs. vs...

Bu sevgiyi burada bırakıp başa gelirsek, size; tüm bunlar nerede başladı veya neden başladı dersem ne cevap verirsiniz?

Kimse inkar etmesin sevgi görmekle başlıyor. Çünkü hiçbir insana görmediği bir insanı sevme hakkı verilmemiştir. İlle de göz teması... Durum ne olursa olsun seveceğiniz kişiyi görmeniz gerekir. Siz bunu önemsemeseniz dahi toplum bunu kabul etmez ki ben bunun bir örneğinin olduğunu da sanmıyorum. Gördüğümüz tüm aşklar görüşler üzerinden kurulmuştur.

Kadınlardan Allah'a Sığınmalı

Resim
Köylünün biri dua ediyormuş. Bunu gören eşi "kadınların şerrinden Allah'a sığınırım demeyi de unutma" demiş. Adam duasını bitirip ellerini yüzüne sürdükten sonra eşine dönüp "kadınların şerri de neymiş, peh" diyerek kadınları küçümsemiş. Kadın durumunu ciddiyetini kocasına anlatmaya çalışmış ama adam anlamak istemiyormuş. Kadın "bak, kadınlar adamın başına çorap örer, adam neye uğradığını şaşırır" deyince adam "ben onların ördüğü çorabı alır, kafama geçirir, gider banka soyarım" diye dalga geçmeyi de ihmal etmemiş.

Ona göre erkekler kadınlardan daha zekiymiş. Kadın "bak seni uyarıyorum, sonra demedi deme" dedikçe adam kadınları daha da küçümsemiş. "Dünyadaki tüm kadınlar birleşip Voltran oluştursa yine bana sökmez, bilmiyor musun eskiler demiş yedi kadının aklını bir tavukta toplamışlar tavuk gitmiş......." vb. sözlerle eşini alaya almış.

Eşi bu duruma çok sinirlenmiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra kocasının başına bi…

Mutlu musun

Resim
İnternet üzerinden biri bana ulaştı. Daha doğrusu kazara yollarımız çakıştı. Tanıştıktan sonra bu kişinin dertli olduğunu öğrendim. Yardıma ihtiyacı vardı. Benim yapacak bir şeyim yoktu ama yine de onu yalnız bırakmak istemedim. O da zaten benden teselli almaktan başka bir şey beklemiyordu.

Bir süre böyle sanal ortamda bu tanımadığım kişiyle konuştum. Ona teselli vermeye çalıştım. Sanırım iyi geliyordu söylediklerim. Belki de sadece birilerine derdini anlatmak iyi geliyordu. Sonra sorununun çözüldüğünü söyledi. Bana veda ederken, can-u gönülden olduğuna inandığım şu duayı etmeyi de ihmal etmedi: "Allah seni daima mutlu etsin."

Bu duanın kabul olduğuna inanmak istedim. Çünkü kendisine çok iyiliğimin dokunduğunu söylüyordu ve sanırım bunda samimiydi.

Aradan geçen süre duasının kabul olmadığını gösterdi. Ya da ben öyle sandım. 

Dertli Padişah

Resim
Derler ki padişahın birinin sıkıntıları varmış. Ne yapayım ne edeyim diye sormuş vezirlerine. Doktorlar toplanmış, toplantılar düzenlenmiş. Doktorlar ancak anlatarak sıkıntılardan kurtulabilirsin demişler padişaha. Padişah almış vezirlerinden birini karşısına başlatmış anlatmaya ama vezir nerede ne diyeceğini bilmediğinden padişah daha da sıkılmış.

Bu böyle olmaz demişler. Sormuşlar soruşturmuşlar, o zamanın psikoloğu gibi olan bir bilge bulmuşlar. Getirmişler bilgeyi padişahın huzuruna, anlatmış padişah derdini. Konuşmaları bitince padişah rahatlamış biraz. Ondan sonra bunu yapmaya devam etmişler.

Gel zaman git zaman padişahla bilge arkadaş gibi olmuşlar. Çok sık sohbet ediyorlarmış fakat prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olan bilge, padişahın sıkıntılarıyla belirli saatler dışında asla ilgilenmiyormuş. Padişah bazen başka zamanlarda da onu dinlemesini istiyormuş bilgeden ama bilge kesinlikle olmaz diyormuş.

Görmeyene Aşkı Sormak (Mim)

Resim
Kamil Abi mimlemiş beni. "Arama motorlarının hangi kelimelerle yapılan aramalarda blogunuzu gösterdiğinizi yazın da biraz eğlenelim" demiş değerli ustam.

Benim adetim değildir, güldürmek için söylenmemiş şeylere gülmem. İstesem de gülemem, ki Kamil Abimin o güzel yazısı tebessüm bile ettirmedi bana. Fakat ortada bir mim var ve yazılması lazım. Ne yapmam gerek derken bloguma gelen güzel bir arama cümlesinden yola çıkmayı uygun gördüm.

Biri Google'de "her görenin aşık olması için" diye bir cümle aratmış. Google efendi de benim aşk adamı olduğuma kanaat getirmiş olacak ki onu bloguma yönlendirmiş. Fakat büyük bir ihtimalle bunu arayan kişi hayal kırıklığına uğramış. Gelip blogumda, görmediğine aşık olan delilerin hikayelerini okuyunca herhalde "Google, ben ne diyorum sen ne diyorsun" diye tepki göstermiştir.