Ana içeriğe atla

Blog da Nereden Çıktı (Mim)


"Büyük Türkçe Sözlük’te “mimlemek” “birini, hoşa gitmeyen veya iyi olmayan bir davranışı dolayısıyla hakkında iyi düşünülmeyenler arasına koymak” anlamına geliyor. Blog dünyasında ise bu kelime gerçek anlamından biraz ırayarak anlam kaymasına uğramış. Daha narin, daha muzip bir şekilde “bak seni mimledim” derken karşı tarafa aslında “seviliyor, sayılıyor, okunuyor ve blog arkadaşlığından dostluğa doğru yol alıyorsun, benim için de bir yazı yazar mısın?” denmek isteniyor. Blog yazarları arasında gelişen bu hareket zaman zaman onları mecburi konulu yazılar yazmak zorunda bıraksa da şu an olduğu gibi genellikle memnuniyetle kaleme alınıyor. Bu yazıların konuları ise o mim hareketini başlatan kişi tarafından belirleniyor ve “elim sende” misali mimin uğradığı her blogda o konuyla ilgili yazılar yazılmaya devam ediliyor. İleri de belki daha önemli ve kişisel olmayan konulara yönlenirse daha dolu dolu bir beyin fırtınası yapılabilecek mim konuları ortaya çıkabilir."

Kamil Abim beni mimlemiş. Sağ olsun var olsun. Mimlemenin ne demek olduğunu bilmediğim için yukarıdaki yazıyı ondan çaldım.

Blog yazmaya nereden başladım: Daha önce bazı anılarımı yazmış olmama rağmen bunu hiç anlatmamıştım. Gerçi öyle ilginç ve kayda değer bir şey değil ama olsun. Sonuçta mimlendik ne olur ne olmaz yazalım biz.

Blogun ne olduğunu bilmeden Wordpress'te bir hesap açtım. Oradan buradan kopyaladığım bazı şeyleri yapıştırıp yayınlıyordum. İlmin kaynağı okumaktır diyerek sitelerle ilgili bir şeyler okumayı ihmal etmiyordum. Birileri başarı için özgün içerik şart diyordu. İtiraf edeyim ki ben özgün içerikten ne kast edildiğini tam olarak anlamıyordum. Başarıyı da aradığıma göre çok tıklanacak bir şeyler bulmaya çalıştığımı hatırlayabiliyorum. Wordpress ana sayfasında etiketler vardı. Bir etikete tıklayınca o etiketi son kullananların yazıları çıkıyordu.

Bir ara blogla ilgili yazılara bakarken şöyle bir cümle gördüm. Bu, tıklanma için blog açanlar, kopyala yapıştır yapanlar, blog yazmanın tadını bilseydi.... diye devam eden bir cümleydi. İşte bu cümleyi okuyunca kendimden utandım. Tıklanma endişesini falan bir kenara bırakıp yazmaya başladım. Birileri okusun diye de değil sadece yazmak için yazdım. Wordpress, Blogger derken yasaktan sonra Drupal...

Şimdi blogu sadece bir yazı tahtası, bir yayın aracı olarak görmüyorum. Foto yayınladığım, anılarımı yazdığım, sevdiğim videoları daha sonra tekrar seyretmek için sakladığım, bana lazım olacak dokümanları depoladığım sunni bir hafıza olarak kullanıyorum. Blog yazmayı seviyorum. İnternetteki evim olarak gördüğüm bloguma misafir olarak gelen abilerimi gördükçe daha da şevkle yazmaya çalışıyorum. İnşallah hep yazacağım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeter ki hakaret içermesin...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Sevmeyeni Sevmek

"Hayırdır evlat, neden bu kadar hüzünlü düşünüyorsun" diye sordu yaşlı adam. Genç, kendisinden beklenmeyecek bir özgüvenle, sesini de yükselterek: "Sen hiç seni sevmeyen birini sevdin mi dayı" diye yanıtladı yaşlı adamın sorusunu. Yaşlı adam bunu beklememiş olacak ki hemen cevap vermedi. Yanındaki gence yarım dönmüş, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Genç hayatı boş vermiş gibi olmasa bu bakışlardan korkabilirdi ama tavırları "ben zaten ölmüşüm" tarzındaydı. Kompartımandaki diğer dört kişi de susmuş, yaşlı adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Yaşlı adam yerini düzeltti, kafasını pencereye doğru çevirerek "sevmiyorsa bırak gitsin" dedi. Sonra tepkiyi ölçmek için gence doğru döndü. Genç yere bakıyordu. Yaşlı adamdan yana hiç dönmedi. Onu ciddiye almamış mıydı yoksa gerçekten yarı ölü müydü belli olmuyordu. Ani bir hareketle kafasını kaldırıp tüm vücuduyla yaşlı adama döndü. Hızlı bir söyleyişle "dayı, sen hiç sevdin mi" …

Tavuk Yavrusunu Gagalarsa

Bir Çin tavuğumuz var. Dört kardeşten biri olan bu tavuk, kardeşlerinin aksine hayatın zorlu şartlarına direnerek yaşamayı başaran tek kardeş oldu. Büyüdü tavuk oldu, kuluçkaya yattı. Büyüdü dediğime bakmayın hala bir güvercin kadar ancak var.

Küçücük küçücük yumurtlamış, yumurtalarının üstüne oturmuş onlardan yavru çıkarmayı beklerken yakaladık onu. Fakat işte bir terslik vardı. Bir horozu yoktu ve bu yüzden o yumurtalardan bir civciv çıkması imkansızdı. Annem de hiç olmazsa boşa gitmesin diye bizim diğer tavuklardan iki yumurtayı Çin tavuğunun altına bıraktı.

Tahmin ettiğimiz gibi tüm yumurtaları bozuldu, kendine ait olmayan iki yumurta hariç. İki yavrusu olmuştu. Kendi yavruları olmasa da onları bağrına bastı. Onları sevdi, her türlü tehlikeden korudu. Çin tavukları biraz şımarık olurlar. Diğer tavuklar bizden kaçarken o ayaklarımızın dibinden ayrılmıyordu. Anne olduktan sonra ise ona yaklaşamaz olduk. Yumruk kadar tavuk bizi dövmeyi bile aklından geçiriyor olabilirdi.