Ana içeriğe atla

Üzülmeye Zamanı Olmayanlar


Parmakları o kadar hızlı hareket ediyordu ki, bir parmak, bir saniye içinde iki ayrı tuşa ikişer kez basabiliyordu. Gözünü ekrandan hiç ayırmıyordu. Bazen dudağını ısırıyor. Kimi zaman sağa kimi zaman sola eğiliyordu. Heyecanı artmaya başladı, parmaklarının kontrolünü kaybetmişti. Ayağa kalkarmış gibi bacaklarına yükleniyor ama sonra oturuyordu.

Derken hata yaptı. Bir anda kendini kaybetti ki zaten hiç kendinde değildi. Elindeki kumanda kolunu (joystick) duvara fırlattı. Paramparça olan alete bakarken hala küfürler savuruyordu.

Birazdan sinirleri yatıştı. Şimdi daha sağlıklı düşünebiliyordu daha doğrusu artık düşünebiliyordu. Aslında basit bir oyundu ve kesinlikle sinirlenmesine gerek yoktu. Bir anlık siniri kumanda koluna mal olmuştu. İki haftadır aldığından beri hemen hemen hiç elinden düşürmediği, hayatını değiştiren bu sihirli şey artık yoktu.

Başını ellerinin arasına aldı. Sırtını duvara dayadı. Sevdiği tarafından terk edilen bir sevdalıyı andırıyordu. Kafasını kaldırıp kumanda kolunun kırıklarına baktı. O an kırık parçalara bakıyordu ama aslında onları görmüyordu. Sanki bakışları duvarları delmiş, karanlık ve sonu olmayan bir umutsuzluk tüneli açmıştı.

Kalkıp bilgisayarının başına geçti. Oyunu kapatınca masa üstünde kendisine gülümseyen, Buz Devri'nin Sid karakteri, onu azıcık mutlu etti. O an sanki Sid dile gelmiş, ona, hayatın oyundan ibaret olmadığını, iki hafta önce hiç oyun oynamadığı halde hiç boş vaktinin olmadığını söylüyordu.

Bu, ona çok mantıklı gelmişti. Şöyle etrafına bakınca okunmayı bekleyen kitaplar, çalışılacak dersler ve okunacak değerli bloglar olduğunu hatırladı. Aslında kaybettiği bu basit şey için üzülmeye bile zamanı yoktu.

Kumanda kolunu kırdığı için ellerine, o elleri verdiği için de Rabbine şükretti.

Yorumlar

  1. Önemsiz görünüyor belki ama çok kötü birşey kendini oyunlara kaptırmak..

    Bunun çok zararını gördüm ben, lisede 2 yılımı sabah akşam Knight Online lanetinin başında geçirdim. Ekran başında yemek yiyordum, 4-5 saat uykuyla yetinip sürekli karakterimi kasıyordum. Ailem muhteşem bir sabırla 2 yıl dayandı sonra onlar da pes etti. Beni psikoloğa götüreceklerdi, babam kolay yolu bulup bilgisayarı kaldırdı. Bir kaç gün ne yapacağım nasıl yaşayacağım diye düşünürken farkında vardım.

    Annemle oturup bir bardak çay içmeyeli, çiçekleri sulamayalı, markete gidip annemin istediklerini almayalı çok uzun zaman olmuş. 2 yıl benden çok şey götürmüş.

    Şükür ki kurtuldum ben de :)

    YanıtlaSil
  2. Aslında ben hiç oynamadım sayılır fakat kendini kaptıranlar gördüm. Siz iki yılda kurtulmuşsanız iyi.

    YanıtlaSil
  3. Haftasonu acil bir işim için internet kafeye gittim. Oyun oynayan çocuklar yüzünden bir tane bile boş yer yoktu. Ne yazık ki bu bir hastalık. Ve gözlemlerime göre giderek büyüyor =(

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yeter ki hakaret içermesin...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Tavuk Yavrusunu Gagalarsa

Bir Çin tavuğumuz var. Dört kardeşten biri olan bu tavuk, kardeşlerinin aksine hayatın zorlu şartlarına direnerek yaşamayı başaran tek kardeş oldu. Büyüdü tavuk oldu, kuluçkaya yattı. Büyüdü dediğime bakmayın hala bir güvercin kadar ancak var.

Küçücük küçücük yumurtlamış, yumurtalarının üstüne oturmuş onlardan yavru çıkarmayı beklerken yakaladık onu. Fakat işte bir terslik vardı. Bir horozu yoktu ve bu yüzden o yumurtalardan bir civciv çıkması imkansızdı. Annem de hiç olmazsa boşa gitmesin diye bizim diğer tavuklardan iki yumurtayı Çin tavuğunun altına bıraktı.

Tahmin ettiğimiz gibi tüm yumurtaları bozuldu, kendine ait olmayan iki yumurta hariç. İki yavrusu olmuştu. Kendi yavruları olmasa da onları bağrına bastı. Onları sevdi, her türlü tehlikeden korudu. Çin tavukları biraz şımarık olurlar. Diğer tavuklar bizden kaçarken o ayaklarımızın dibinden ayrılmıyordu. Anne olduktan sonra ise ona yaklaşamaz olduk. Yumruk kadar tavuk bizi dövmeyi bile aklından geçiriyor olabilirdi.

Sevmeyeni Sevmek

"Hayırdır evlat, neden bu kadar hüzünlü düşünüyorsun" diye sordu yaşlı adam. Genç, kendisinden beklenmeyecek bir özgüvenle, sesini de yükselterek: "Sen hiç seni sevmeyen birini sevdin mi dayı" diye yanıtladı yaşlı adamın sorusunu. Yaşlı adam bunu beklememiş olacak ki hemen cevap vermedi. Yanındaki gence yarım dönmüş, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Genç hayatı boş vermiş gibi olmasa bu bakışlardan korkabilirdi ama tavırları "ben zaten ölmüşüm" tarzındaydı. Kompartımandaki diğer dört kişi de susmuş, yaşlı adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Yaşlı adam yerini düzeltti, kafasını pencereye doğru çevirerek "sevmiyorsa bırak gitsin" dedi. Sonra tepkiyi ölçmek için gence doğru döndü. Genç yere bakıyordu. Yaşlı adamdan yana hiç dönmedi. Onu ciddiye almamış mıydı yoksa gerçekten yarı ölü müydü belli olmuyordu. Ani bir hareketle kafasını kaldırıp tüm vücuduyla yaşlı adama döndü. Hızlı bir söyleyişle "dayı, sen hiç sevdin mi" …