Ana içeriğe atla

Medeniyet Elbisede Değil

Gassani hükümdarının Medine'ye Müslüman olmak için geldiğini söyledim. O mescitten veya başka bir yerden çıkıyor, çalımla hareket ediyor ve kendini Gassan'da sanıyordu. (Medine'nin başka bir yer olduğunu; bunların şartlarının, durumlarını ve bu tür şeylerden anlamadıklarını bilmiyordu.)

Bu tür merasimlere değer vermeyen normal bir Müslümanın ayağı, beyefendinin kaftanına takılıyor. O da dönüp bu Müslüman adamın kulağına vuruyor. Bu adam şikayet için Ömer'in yanına gidiyor.

Şimdi bu zamanda Ömer ve bütün sahabiler, Arapların en büyük ileri medeniyetine sahip olan Gassanilerin hükümdarı Medine'ye bizzat kendi ayağıyla gelip teslim olduğu için ona iyi davranırlar. Medine, bu büyük zaferi, Arapların en büyük ileri sermayedarlarının gelip fakir Medinelilere, Evs ve Hazreçlilere teslim olmaları nedeniyle en azından görünürde büyük bir zafer olduğu için kutlamıştır.

Ömer, Müslüman adamın şikayetine cevap olarak şöyle der: "Yarın mescidin önüne gel onu çağırayım, eğer onu affedersen et, ben senden maslahat gereği onu affetmeni rica ediyorum" Adam der ki: "Hayır affetmiyorum" Ömer: "Parasını ve fidyesini al." Adam: "Parasını da almam, bütün saltanatını bağışlasa, onu da almam. Ben de onun kulağına vurmalıyım, başka yolu yok."

Öğüt, açıklama, bir bakalım lafları asla fayda etmez. Bu kanundur, bu medeniyettir.

Ömer Gassani hükümdarını çağırıp şöyle der: "Bu adam seni affetmiyor, sen onun kulağına vurmuşsun." Gassani hükümdarı: "Kulağına ne zaman vurdum?" diye sorar. Beyefendi aslında unutmuştur. Halbuki boyun vurduğunda bile bir saat sonra unutuyordu. Şimdi fakirin kulağına vurmuş, olay buralara kadar ulaşmış ve bu kadar kök salmış. Kendi kendine söylenir: Burası neresi? Burası nere ki beyefendiyi çağırıp "mescidin önüne geleceksin" diyorlar. Ne bir sokak ne de bir sokak arkası. İnsanlar mescidin önüne toplanacak ve Müslüman adam tıpkı onun kulağına vurduğu gibi kulağına vuracak.

Gassani hükümdarı meselenin ciddiyetini anlıyor. Bir kurtuluş yolunun olmadığını, ayrıca kaçamadığını görüyor. "Bir mühlet verilemez mi?" diye soruyor. İslam'da verme vardır. Yarına kadar çok iyi diyor. O gece yarısı çıkıp Roma'ya, en azından kişilerin makam ve onurunun korunduğu bir yere gidiyor.

Ali Şeriati'nin Aydın adlı kitabından... 

Yorumlar

  1. Daha devam edecek sandım,bitti..Adam hakkını alamadı yani öyle mi?

    YanıtlaSil
  2. Kaçmış sanırım. Bu olay İslam'ın adaletini göstermek için anlatılmış bir hikaye. :)

    YanıtlaSil
  3. İslam adil ama insanlar uymadıktan sonra ne çare.

    YanıtlaSil
  4. Müslüman da adil olmalı. Olacak inşallah.

    YanıtlaSil
  5. Öyle insanlar gördüm'ki üstünde elbise yok,Öylede elbiseler gördüm'ki içinde insan yok.:)

    Allah'a emanet olun yusuf kardeşim.

    YanıtlaSil
  6. :)

    Siz de Allah'a emanet olun. :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yeter ki hakaret içermesin...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Tavuk Yavrusunu Gagalarsa

Bir Çin tavuğumuz var. Dört kardeşten biri olan bu tavuk, kardeşlerinin aksine hayatın zorlu şartlarına direnerek yaşamayı başaran tek kardeş oldu. Büyüdü tavuk oldu, kuluçkaya yattı. Büyüdü dediğime bakmayın hala bir güvercin kadar ancak var.

Küçücük küçücük yumurtlamış, yumurtalarının üstüne oturmuş onlardan yavru çıkarmayı beklerken yakaladık onu. Fakat işte bir terslik vardı. Bir horozu yoktu ve bu yüzden o yumurtalardan bir civciv çıkması imkansızdı. Annem de hiç olmazsa boşa gitmesin diye bizim diğer tavuklardan iki yumurtayı Çin tavuğunun altına bıraktı.

Tahmin ettiğimiz gibi tüm yumurtaları bozuldu, kendine ait olmayan iki yumurta hariç. İki yavrusu olmuştu. Kendi yavruları olmasa da onları bağrına bastı. Onları sevdi, her türlü tehlikeden korudu. Çin tavukları biraz şımarık olurlar. Diğer tavuklar bizden kaçarken o ayaklarımızın dibinden ayrılmıyordu. Anne olduktan sonra ise ona yaklaşamaz olduk. Yumruk kadar tavuk bizi dövmeyi bile aklından geçiriyor olabilirdi.

Sevmeyeni Sevmek

"Hayırdır evlat, neden bu kadar hüzünlü düşünüyorsun" diye sordu yaşlı adam. Genç, kendisinden beklenmeyecek bir özgüvenle, sesini de yükselterek: "Sen hiç seni sevmeyen birini sevdin mi dayı" diye yanıtladı yaşlı adamın sorusunu. Yaşlı adam bunu beklememiş olacak ki hemen cevap vermedi. Yanındaki gence yarım dönmüş, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Genç hayatı boş vermiş gibi olmasa bu bakışlardan korkabilirdi ama tavırları "ben zaten ölmüşüm" tarzındaydı. Kompartımandaki diğer dört kişi de susmuş, yaşlı adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Yaşlı adam yerini düzeltti, kafasını pencereye doğru çevirerek "sevmiyorsa bırak gitsin" dedi. Sonra tepkiyi ölçmek için gence doğru döndü. Genç yere bakıyordu. Yaşlı adamdan yana hiç dönmedi. Onu ciddiye almamış mıydı yoksa gerçekten yarı ölü müydü belli olmuyordu. Ani bir hareketle kafasını kaldırıp tüm vücuduyla yaşlı adama döndü. Hızlı bir söyleyişle "dayı, sen hiç sevdin mi" …