Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yüzde Elli

Resim
Otobüste arkamda iki öğrenci oturuyordu. Herhalde biri birine yemek sözü vermişti ki beriki ötekine durmadan ona ne ısmarlayacağını soruyordu. Pilav üstü döner, veya döner üstü pilav diye diye geleceğimiz yere kadar geldik. Gerçi yol biraz daha uzun olsa ben koltukları kemirmeye başlayacaktım da Allah'tan yakınlarda bir ciğerci vardı.

Dürümümün dürülmesini beklerken ciğerciyle yanındakini dinliyordum. Karşı tarafta tartışan birkaç kişiyi kast ederek "faiz tartışması" dedi. Yanındaki bir şey demeyince bu kez sesini biraz da sertleştirerek "yemin ederim bu faizcilerin kellesini koparmak lazım, ben devlet olsaydım hepsini gebertirdim, bunlar devleti çökertiyor" diye devam etti. Ciğercinin yanındaki "buradaki üç beş taneyi öldürsen ne olacak, bizim orada binlerle var" dedi. Sanırım batı tarafını kastediyordu. Bizim ciğerci çok kızmış gibi adama dönerek "yahu bunlar domuz, domuz" dedi. "Bunlar gece verdikleri paranın sabah yüzde elli faizli…

Silmeyin Resimlerimi

Resim
Resimlerden ibaret olan bir hayat düşün. Başka hiçbir şey yok, sadece resimler. Dost yok, sohbet yok, gezmek tozmak yok; sadece resimler...  O resimleri silseler ne yaparsın? 
Hedeflerini düşün, hayallerinde büyüttüklerini.  Onlardan kendi zihninde inşa ettiğin mekanları, zamanları düşün.  Odanın tavanında yaşadığın hayatları düşün. Hepsini bir kerede yıksalar, yaksalar ne yaparsın? 
Rüyalarda yaşanabilen bir birliktelik düşün. Bazen arabada arkanda oturan bir görünmez kişi, bazen kapı boşluğundan bakan bir çift göz olsun. Bazen ağaca tırmanmış yetişemediğin, bazen önünde durduğu halde adım atamadığını düşün. Arabanı yaksalar, ağacını kesseler ne yaparsın? 
Seni canlı tutan, hayata bağlayan şey neyse koruman gereken odur. Nasıl ki bedenini ayakta tutmak için oksijen arıyorsan ruhunu korumak için de hayallerine sahip çıkmalısın. Eğer onları başkalarının elinde oyuncak edersen hayattan soğur, olmamayı olmaya yeğlersin. 

Xubuntu Clementine Multimedia Tuşları

Resim
Olur da Xubuntu kurarsanız ve onun üzerine ikinci bir hata olarak oldu da oynatıcı olarak Clementine kullanmak isterseniz bir sorunla karşılaşacaksınız. Multimedia tuşlarınız Clementin'i durduramayacak, bir sonraki parçaya geçemeyeceksiniz. Fakat baktım da bu işin çözümü çok kolaymış.

Öncelikle Menü > Ayarlar yolundan Klavyeyi açıyoruz. Açılan pencerede Uygulama Kısayolları sekmesine geçiyoruz. Sol altta Ekle butonuna tıklıyoruz, açılan küçük pencereye komut yazacağız.

Komutlarımız çok basit,

Bu Denge Nasıl Sağlanır

Resim
Dünya biraz incelediğinde görülür ki çift üzere kuruludur. Kastettiğim şey cinsiyet değil, zıtlık meselesi. Hani Said Nursi der ya her şey zıddıyla bilinir, sıcaklığın değerini soğuklukla anlarız diye, işte onu diyorum.

Zıtlıkların olduğu yerde ortaya çözülmesi zor bir problem çıkar: Denge. İki zıt arasında dengeyi sağlayamazsanız başarılı olamazsınız. En basitinden uygun bir sıcaklık sağlayamazsanız ya kendinizi yakarsınız ya da donarsınız. (Bir de klimayı hep on sekizde çalıştırıp hastalanmayanlar var, onları tıp daha çözmüş değil.)

Müslümanın bu problem çerçevesinde sağlamaya çalışması gereken dengelerden biri "dünya-ahiret" dengesidir. Kur'an'da "ahireti verip dünya hayatını satın alanlar" yerilir. (2/86) Buna karşılık Müslümanın dünya hayatından vazgeçmesi de tavsiye edilmez. Aksine hem dünyada hem ahirette iyilik istenmesi tavsiye edilir. (2/201)

Kurban - Vahşet - Akıl

Resim
Yine bir Kurban Bayramı, yine bazılarının "vahşet" iftiraları. İftira diyorum çünkü bize göre öyle bir şey yok. Hoş, işe inancımızın gözlüğünden baktığımızdan her şey bize en doğru görünüyor da bunu akla uydurmak da çok zor değil.

İnanç konularında akılla uğraşmaya gerek yok. (İnanç derken kesin delilleri kast ediyorum, Mevlana sözlerini değil.) Bir konuda Allah böyle demişse o bitmiştir. Hatta bir ara birine "Allah aklınızı kullanın dediği için aklımı kullanıyorum, o kullanmayın deseydi kullanmazdım" demiştim. Ha, biri kalkar der benim imanım zayıf, ille de bana Allah'ın hükümlerini akılla açıklayacaksınız ona bir şey demem.

Kurbanı diyorum, akılla açıklamaya çalışsak acaba ne olur? Tamam, kabul ediyorum tarafsız bir gözle bakamam. Zaten bakmak da istemiyorum ama eğer akılsa aklımın bir ateistin aklından daha akıllı olduğunu söyleyebiliyorum. Herkes aklını beğenir diyecekseniz o zaman şunu dinleyin: Diyorlar ki kurban bayramı vahşet bayramı, neden; çünkü hayva…

Benimle Evlenir misiniz?

Resim
Her zamanki gibi arkadaşlar buluşmuş, koyu sohbete dalmışlardı. Böyle sekiz on kişilik kalabalıkların sohbetleri genelde ikili, üçlü olur. Bu nedenle odada hep bir gürültü vardır. Bir zaman sonra çaylar geldi. Herkes önüne döndü. Bir ara sessizlik bile oldu. Sonra yine kalabalık, yine konuşmalar, birbirine karışan kelimeler...

Arkadaşlardan biri sesini yükseltti. Herkesi susturdu ve ortaya bir fikir attı. Bu bir nevi oyundu. Herkesin bir soru sorma hakkı olacaktı. Arkadaşlar arasından isteyen de bu soruya cevap verecekti. Bunu okul ortamından ayıran şeyse soruların acayip, hatta saçma olmasıydı. 
Sesini yükselten arkadaş ilk soruyu ben soracağım dedi. Sorusu şuydu: "Okuduğunuz bir romandaki beğendiğiniz karakter, romandan çıksa gelse ona ne dersiniz?" Düşünme payı olarak herkes bir süre sustu. Odaya girip "çıt" deseniz yankılanabilirdi. Yok yani insan dolu odada yankı olmazdı da belki biri çıtınıza çıtlardı. Geyik bir yana bu fikri ortaya atan arkadaşın bu sessiz …

Kendime Yalan Söylüyorum

Resim
Biz erkekler yalancıyızdır. Duygusalken duygularımızı saklar, ihtiyacımız olduğunda da hiç içimizden gelmediği halde sırılsıklam aşık rollerine bürünebiliriz. Kimi zaman karşımızdakine öyle hissettiririz ki bizim gerçekten ondan başkasını görmediğimizi sanır, halbuki doğum tarihini sorsa kendimizinkini söyleriz.

Yazının başında yalancıyız dedim ya, bunu tam olarak anlamayın. Girişten de gördüğünüz gibi işin içine duygusallık girince öyleyiz. Duygusallığın bir zaaf olduğunu düşünürüz ve elimizden geldiğince bunu dışa vurmayız. Üzülürüz, ağlarız ama bunu kimsenin görmeyeceği yerde yaparız.

Bazen kendimizi çok iyi hissederiz, bunu paylaşmak isteriz ama erkeğiz ya, bir ağırlığımız var ya bunu bozmamak için rolden role gireriz. Aslında o an içimizdeki çocuk havalara zıplamak ister ama biz sadece oturur ve gülümseriz.

Kimi zaman da kendimizi kötü hissederiz. İçimizden ağlamak gelir ama biz kendimize yine yalan söyleriz. "Yok bir şey" deriz. "Hey gidi hey, bu ne ki, ben bunla…

Yine Geleceksin Değil Mi

Resim
İbadetlerimiz zevkli. İçe huzur veriyor. Bunun yanısıra bağımlılık da yapıyorlar. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, farkında olmasak da hayatımızın bir parçası olmuş durumdalar. Bunu nereden mi biliyorum; onlardan ayrıldığımız zaman duyduğumuz hüzün var ya, işte oradan.

Oruç bitti işte. Birkaç senedir zor. Çevreden duyduğunuz "su, su" sesleri bu zorluğu tarif etmeye yetiyor. Doğal olarak insan bunun çabuk bitmesini istiyor. Bunu dil ile söylemese de ya da kalbinden istemese de bir köşede bitme isteği taşıyor. Fakat iş gelip de sona dayandığında içte bir hüzün beliriyor.

Mesele ben oldum olası son iftarları sevmem. Hatta yemek bile yemek istemem son günde. Çünkü artık sondur. Şu ezandan sonra yememe ve içmeme hiç sınır koymayacağım? Artık sahurda "kaç dakika kaldı" lezzetini yaşamayacağım. En önemlisi de yarın bir bardak su için saatlerce beklemeyeceğim.

Cahilim Ama Alimden Alimim

Resim
İnsanoğlu çok acayip. Durduk yere bir insanı göğe çıkarabiliyoruz. Zaman oluyor gökteki adamı, hatta kendi çıkardığımızı yerin dibine batırabiliyoruz. Bunu yapmamızın nedeni değişkenliğimiz değil bence. Olsa olsa cahilliğimiz.

Kendi zamanlarında insanların, yüzlerine bile bakmadığı kimileri, sonraki nesiller tarafından kahraman ilan edilebiliyor. Hatta çok kısa süreler içinde de görebilirsiniz ki insanların bakışı değişebiliyor.

Bilgisayar yeni yeni yaygınlaşırken kullanımında zorlananlar çok fazla yardıma ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun için tanıdıkları birileri varsa, bir durumda onu ararlarda. Bu zaman zarfında kimileri sivrildi. Kendilerini, bilgisayarı Windows sanan insanlara usta olarak kabul ettirdiler. Artık bu insanların ağzından çıkan bir söz tartışılmazdı. "Şunu şöyle yapacaksınız. Bu, bundan iyi." vb. gibi ifadeler yeni tanışanlar için doktorun reçetesi gibiydi.

Azıcık Gözün Gülsün

Resim
İnsanın en doğal ihtiyaçlarından biridir paylaşmak. Belki de insan sosyal bir canlıdır sözünün altında yatan şey de budur. Hatta belki birçok zaman şikayet ettiğimiz "çok konuşma" rahatsızlığının nedeni de budur.

Kendisine yeni bir elbise alındığında sokağa koşan çocuğun amacı hava atmak değildir. O çocuk o an çok sevinçlidir. Bu sevincini birileriyle paylaşmalıdır.

Kendi başımıza yaptığımız bir şeyi bitirdikten sonra iki elimizi havaya kaldırıp "başardım"  diye bağırmak, bir kendini tatmin değildir. O an o davranış, içte patlama yapan sevincin dışarıyla paylaşımıdır.

Paylaşmak doğal ihtiyaçtır. Keder paylaşılır, üzüntü paylaşılır fakat bunlar içte gizlenebilir. Gizlenemeyen tek şey sevinçtir. Paylaşılmayacaksa, sonucu sevinç olan eylemin varlığının ne anlamı olabilir?

Bu Sıcakta Ne Orucu

Resim
"Maşallah, havalar sıcak. Ramazan da geliyor, Allah yardımcımız olsun" dememe, "Allah yardım etmek isteseydi havaları serinletirdi" cevabını almıştım geçenlerde. Bugün bir de İzlanda'da yirmi saatten fazla oruç tutulduğunu öğrenince dedim acaba "Neden Oruç?"

Dedim demesine de biraz düşününce aklıma oruç değil de kurbanla ilgili şeyler geldi. Bilmiyorum belki de derine inmek istedim aklım almadı, beynim de beni kurban meselesine yöneltti.

Allah kurbanla ilgili Kur'an'da: "Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz" der. (22/37) İnsan sormaz mı madem öyle insan niye kurban keser? Buna verilecek en basit cevap şüphesiz toplumsal faydadır. Fakat ilginçtir ki ayet, "Fakat O’na sizin takvanız ulaşır." diye devam eder. Buna bakınca insan merak ediyor değil mi? Kurban ve takva...

Sevgili Günlük 8

Resim
Hayırlı günler günlük efendi. Şaşırmış görünüyorsun. Beklemiyor muydun beni? Öyle sanıyorum ki sen blogu bile unuttuğumu sandın. Yok be günlüğüm, seni unutur muyum? Kim dinliyor ki beni senin gibi?

İnsan bu günlük, kafasına estiği gibi yapıyor. Canı sıkılıyor, dönüyor sırtını gidiyor. Ne yapacaksın? Kolundan tutup yüzünü mü çevireceksin? Çevirmesine çevirirsin de o zaman göreceğin ancak bir asık surat olur. Sanırsın yaz bitmiş, kışlık ceketi asmış, yaza kadar asık kalacak.

Hayat zor günlük. Şükürler olsun ki biz Müslümanız. Her şartta Allah'ın yanımızda olduğunu bilmesek inan dayanamazdık bu hayata. Düşünsene günlük, en sevdiğin insanlar bile en mutlu gününde seni incitebiliyor. Hem de hiç yere. Tamam muhakkak karşıdaki seni üzmüşse senin bir hatan vardır ama bazı günler bazı günlerden farklıdır, öyle değil mi günlük?

Kapımıza Hızır Gelmiş

Resim
Annem anlatıyor, sokaktan bir hasta adam geçmiş. Sokaktaki kadınlardan para istiyormuş. Adam çok hastaymış, annem de ona çok acımış. Bazı kadınlar ona para vermemiş bu yüzden annem onları eleştirmiş. Anne dedim, inanıyor musun sen bu tür şeylere. Adam çok hastaydı dedi. E hasta adamın bu sıcakta bizim sokakta işi ne? Çarşıda olsak neyse? Adam resmen koca ilçede kapı kapı dolaşıyor sen hala hasta olduğuna inanıyorsun.

Bunu dedim de aklıma bir arkadaşım geldi. Durumu baya kötü bir arkadaşım var. Öğrenci sonuçta. Ailesinden uzakta kıt kanaat okulunu bitirmeye çalışıyor. Bir gün beraber yürürken baktım yanımızdan geçen biraz yaşlıca birine para verdi. Adam öğrenci olmamıza rağmen elini açtı, çocuk ne yapsın? Dilenci geçtikten sonra arkadaşıma bunun nedenini sordum. Sonuçta sen ondan muhtaçsın ve aç da kalsan isteyemezsin. O adamın ise şimdi Allah bilir kaç tane dairesi var. Arkadaşım dilenci görünce Hızır olabileceğinden korktuğunu söylemesin mi? Söylemesin dediğinizi duyar gibiyim ama s…

Elini Bırakmam

Resim
Yine bir öğlen vakti okula gidiyordum. Hava sıcak diye binaların saçaklarına sığınmıştım. Bir kapının önünden geçerken biri elimi tuttu. Döndüm baktım küçük bir kız. Arkama, sağa sola baktım acaba kız bir şey mi isteyecek diye fakat kimsecikler yoktu.

Kız minik eliyle iki parmağımı kavramıştı. "Hayırdır tatlı kız, ne oldu" dedim. Kız "hiiiç" demesin mi? Gülümsedim, "niye elimi tuttun o zaman" dedim. Kız yine omuz silkip bana gülümsedi sadece. Ne diyeceğimi şaşırdım. Yine etrafıma baktım ama bu sıcakta, bu saatte kim neden sokakta olsundu ki? Kıza, elimi bırakmasını söyledim, "gitmeliyim, sınavım var" dedim ama kız oralı olmadı. Sadece gülümsedi. 
Çömeldim, "neden bırakmıyorsun elimi" dedim. Kız şımarık bir üslupla, "televizyonda gördüm, yakışıklı bir adam, güzel bir kızın elini tuttu" dedi. Şaşırmadım tabi, yeni nesil hep televizyonla büyüyor zaten. "Hadi tamam sen güzel bir kızsın da, ben yakışıklı mıyım" diye sor…

Yuvarlak Zindan

Resim
Onu buraya iki gün önce getirdiler. Güzel iri gözlerine gördüğüm anda vuruldum. Kahverengiydiler aynen benimkiler gibi. Her seferinde sadece bir tanesini görüyor olsam bile bakmaya doyamıyordum. Buradaki en büyük eğlencem güzel gözlerini izlemek olmuştu.

Aslında her şeyiyle harikaydı. Beyaz ışıkta parlayan kırmızı pulları, ince uzun yüzgeçleri ve sudaki hızlı hareketleri her geçen saniye onu daha fazla sevmeme neden oluyorlardı. Koca akvaryumda, o kadar balık sanki yok olmuş da bir tek o varmış gibi geliyordu bana. Gözüm hep ondaydı. Hep onu izliyordum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Suya bir kepçe daldı ve onu aldı. Nereye götürüyorlardı ki onu? Ne yapacaklardı kahve gözlüme? Derken kepçe suya ikince kez daldı, bütün gücümle kepçeye doğru yüzdüm, içindeydim ama kepçeyi tutan el beni kepçeden attı. Tekrar girdim, o tekrar attı. O attıkça ben girdim, sonunda ben kazanmıştım.

Beğenmeyen Gavur Olsun

Resim
Hep diyorum eleştirin diye. Sizden nefret etmesin diye acımasızca, kırarak eleştirmeyin ama mutlaka eleştirin. Siz her yapılanı alkışladıkça, her yazılanı beğendikçe bazıları kendilerini bir şey sanıyor.

Cümle kurmasını bilmeden yüzlerce yazı yazan blog yazarlarımız nasıl oldu; aynı şeyleri, bir o tarafa, bir bu tarafa çevirip; ısıtıp ısıtıp bize sunanlar neden çoğaldı sanıyorsunuz?

Tepki veremediniz. Yazının burası yanlış, şu kısım anlaşılmıyor, üç aydır takip ediyorum aynı şeyleri yazıyorsun, bırak artık insanlarla uğraşmayı, az gelişmelisin diyemediniz kimseye. Okudunuz, anladınız veya anlamadınız, sadece takdir ettiniz.

Çokluğun değil kalitenin önemli olduğunu anlamadınız. Okunacak bu kadar kitap varken, birkaç satıra takılıp kaldınız. Adını yazmasını bilmeyenleri takdir ettikçe şımarttınız. Şımarttıkça daha kalitesiz yazılar okudunuz. Okumaktan zevk mi alıyordunuz anlamıyorum, hiç ses çıkarmadınız.

Şampiyonluğu Tersten Okumak

Resim
Geçenlerde bir yazı okumuştum. Sinemanın zararlarından bahsediyordu. Yazıya göre filmde biz tekdüze düşünüyormuşuz. Filmin kahramanı ne kötülük yaparsa yapsın, biz onu destekliyormuşuz. İşin can alıcı kısmı da "insan"ı düşünemiyormuşuz. Kahramanın mutluluğu mutluluğumuz, üzüntüsü üzüntümüz oluyormuş. Karşısındaki insanların durumu umurumuzda değilmiş.

Bu acı gerçeği bizim futbolumuzda da gördüm önceki gün. Bir takım şampiyon oldu. Milyonlarca insan sevindi. Sokaklara döküldüler, havai fişek patlattılar, magandalık yaptılar. Bunlar görünen, gösterilen ve herkesin ilgilendiği yön; bir de görünmeyen yön var: Milyonlarca insan üzüldü!

Biraz derin düşününce aslında her yıl milyonlarca insan çok üzülüyor. Sezon boyunca küçük üzüntüler bir yana, bir de sonda kaybedilen şampiyonluk için duyulan aşırı üzüntü var. Öyle bir üzüntü ki insanlar sokağa çıkmak istemiyor. Kimileri renklerden nefret ediyor. Kimileri takımlarının baş harfiyle başlayan kelimeleri görmek istemiyor.

Annelerin Yaşama Günü

Resim
Geçen yılki anneler gününde anneler gününün bir güne sığdırılmaması gerektiğini yazmıştım. Her gün annelerin olmalıydı. Nasıl oldu bilmiyorum her günler bitti, sığdırdığımız o gün yine geldi. Her gün hatırlanacak anne, yıllık ancak hatırlanır oldu.

Bu sene anneliğin kutsaliyetinden bahsetmeyeceğim. Annelerin çocuklarını ne kadar sevdiğinden de. Otobüste, çocuğunun kafası cama çarpınca, onun yerine "ah" diyen anneyi de anlatmayacağım. Tavuğumuzun on beş santimlik boyuna bakmadan bana meydan okumasını da geçeceğim, kapalı bir kapının ardında yavruları olan kedinin kapımızı kırmaya çalışmasını da.

Ben Biz Olduğumuz İçin Benim

Resim
Afrika'da çalışan bir Antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Ağacın altına koyduğu meyvalara ilk ulaşanın ödülü o meyvaları yemek olacaktır. Onlara "hadi şimdi başlayın, birinci olan ödülü alacak" der. O anda bütün çocuklar elele tutuşur. Koşup ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyvaları yemeye başlarlar. Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu yanıtı verirler;

Bu UBUNTU' dur, nasıl olur da diğerleri mutsuz iken birimiz o ödülü yiyebilir ki?

Ve UBUNTU' nun anlamını açıklarlar: Onların dilinde UBUNTU; "Ben biz olduğumuz için "Ben'im" demekmiş!

Zenginim Çünkü Param Var

Resim
Kur'an okurken ilgimi daha çok çeken ayetlerden bazılarını Facebook ve Twitter'dan paylaşırım. Facebook'tan paylaştığımda kimi zaman bir fotoğrafla da paylaşımımı renklendiririm. Bu gece Muhammed suresinin 38. ayetinden "Allah zengindir, siz fakirsiniz" bölümünü yazdım. Bir  de resim eklemek istedim. Google görsellere "zengin" yazdım, para çıktı.

Zenginlik deyince bir insanın aklına paranın gelmesi çok normal. Google'ın bunu böyle bilmesi de normal ama hani derler ya "gönül zenginliği" diye, e o zaman neden hep para var? Yoksa para dışında her şey yalan mı? Yoksa gönül zenginliği sadece fakir avuntusu mu? 
Neyse ben oralara girmeyeyim. Gece gece ağlamaya niyetim yok fakir gönlümden çok delik cebime. Ben daha çok ayette geçen zengin kelimesine takıldım. Hani benim derdim ayette kast edilen Allah'ın zenginliğine vurgu yapabilecek bir resim seçmekti ya onu diyorum işte.

Bi Dinlesen

Resim
Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir. (Zumer 18)


Allah burada sözün güzeline uyanları övüyor. Güzel olanın ne olduğu bu ayetten anlaşılmasa da Kur'an'daki muazzam bütünlükten bu rahatlıkla anlaşılabilir. Ben burada ayeti tefsir etmeyeceğim. Önemli bir sorun üzerine, ayette geçen "dinleyip" kelimesine biraz vurgu yapacağım.

Kim tarafından söylendiği belli olmayan ama Peygamber'e (S) isnat edilen "ümmetimin ihtilafı rahmettir" sözünün bahanesiyle, zaten ittifak yüzü görmeyen ümmet, büsbütün parçalanmış bugün. Her bir araya gelen birkaç kişi bir cemaat, cemiyet vesaire kurup bir şeyler yapmanın peşinde. Bir şeyler yapmaya çalışmak takdir edilmesi gereken bir şey, bir araya gelmek de. Fakat zaten bir olan, birlikte olması gereken bir topluluğu, farklı farklı parçalara bölmek gibi bir sorunumuz da var.

Mantılı Mim

Resim
Yıllar önce bir kitap okumuştum "Zaman Bilinci" diye. Orada kimi alimlerden söz ediliyordu. Sürekli çalışmaktan yemek yemeye vakit bulamayanlar varmış. Kızkardeşleri yediriyormuş onlar yazarken veya okurken. Kimisi yıllarca geceleri hiç uyumamış, hep okuyup yazıyormuş. Kimilerinin de yazdıkları kitaplarının, yaşadıkları ömre sığması imkansızmış.

Örnekler çoktu. Camiye gidip gelirken yolda kitap okumaya devam edenler bile varmış. Zamanın değerini biliyorlarmış sözün kısası. Abarttıklarını kabul ediyorum. Hayat böyle yaşanmaz elbette ama şöyle de bir gerçek var: Geriye dönüp baktığınızda boşa geçen her saate üzülüyorsunuz.

Ablam beni mimlemiş. Sağ olsun, o da olmasa yazı yazmayı unutacaktım. Sormuş, "eskiden hayatında olup da şimdi olmayan bir şey var mı" diye. Var işte, zaman! Değerini bilmediğim, gittiğinde artık geri dönmesi imkansız olan zaman. Her geçen gün eskisinden daha çok daralan zaman.

Erkeğin Kadına Üstünlüğü

Resim
Erkek, evlenme teklif ettiği kadının önünde diz çöker. Biz doğulu, cahil, gün görmemiş kırolar bunu erkeğe hakaret olarak algılarız. Böyle şey mi olur, bu ne saçmalık vesaire... Açıkçası bence buna gerek de yoktur fakat anladığım kadarıyla kadınlar, başkalarına yapılan bu hareketin kendileri için de yapılmamasını kabul etmezler. Belki de çok hoşlarına gidiyor bilmiyorum artık.

Geçenlerde bunun farklı bir yorumunu okudum. Bu ve benzeri hareketlerin aslında kadına yapılan büyük hakaretler olduğunu söylüyor yorum sahibi.

Hani batıda bir el öpme adeti vardır, oradan yola çıkıyor yorumcu. Normal şartlarda erkek kadından daha üstün kabul edilir fakat el öpen, diz çöken, alttan alan hep erkektir. Peki bunun sebebi nedir? Bunun sebebi yorumcumuza göre erkeğin kadını çok alçakta görmesidir. O kadar düşüktür ki seviyesi, erkek ne kadar alçaltıcı hareketler yaparsa yapsın, asla kadının seviyesine düşmez. Bu hareketler bir nevi alçaktakine bir göz boyamadır.

Kahve Gözlü Melek

Resim
Ne kadar süredir burada olduğunu o dahil hiç kimse bilmiyordu. Duvara doğru dönmüş, ürkek gözlerle duvara bakıyordu. Görünüşü düello yapan birini andırıyordu ama elleri tetikte değildi. Gözleri derinlere dalmış, duvardaki hafif çatlaklar, gözünün önünde kocaman nehirlere dönüşmüştü. Aniden mi dönse yoksa yavaş yavaş mı baksa karar veremedi. En iyisi aniden dönmekti. Belki böylece ilk anda beyni onu kandıramazdı.

Kahramanımız aynaya bakmaktan korktuğu için sırtını boy aynasına, yönünü duvara dönmüştü. Bu onun dünden beri kaçıncı denemesiydi bunu tahmin etmek bile zordu. Bir türlü aynaya bakamayan kahramanımız, yaşadığı şokun etkisiyle dünden beri hiçbir şey yemediğini de bilmiyordu.

Önceki gün saat üç sularında bir arkadaşının evine gitmişti. Ona verdiği kitabı geri alacaktı. Kaç kezdir istiyordu ama arkadaşı hep unutuyordu yanında getirmeyi. O da arkadaşına haber vermeden kapıya gitmeyi uygun buldu. Ne biçim bir devirse; kimse okumuyor, okuyanlar da aldıkları kitabı geri getirmiyorla…

Portakal Dizen Eller

Resim
Birkaç gündür havanın soğukluğundan mıdır bilmiyorum, gözüme çok çarpıyorlar. Küçücük sırtlarıyla taşıdıkları kendi boylarında yükler, misket oynaması gerekirken tezgahlara portakal dizen eller, kitaplarla beyazlamasını beklediğimiz; soğuktan kararan minnacık yüzler...

Çalışan çocuklardan bahsediyorum. Özellikle pazardan geçince sayılamayacak kadar çok olan çocuklar. Dışarı çıkmamak için işlerimizi aksattığımız bu günlerde, tezgahların başında sabahtan akşama kadar duran çocuklardan. Sırtlarında torba taşıyanları görünce, el arabalarıyla servis yapanların şanslı olduğunu düşündüğüm çocuklardan. Gün boyu çalışıp eve sadece birkaç lira götürebilen çocuklardan.

Kimisi kendisine harçlık çıkarmaya çalışıyor. Kimisi evine birkaç kuruş katkı sağlama peşinde. Kimisi sigara içebilmek için. Kimisi de zorunlu olarak ailesine yardım ediyor.

Tüm şekiller de bir bakımdan zorunlu görünüyor. Kitap okuması, hayatı öğrenmesi, az da olsa ders çalışması gereken bu çocuklar, ne yazık ki çok düşük bir mal…

Üzüntü Giderme Aracı

Resim
İkisi de masada duran saate bakıyor. Yani en azından gözleri bunu yapıyor. Kafaları neyle meşgul bunu bilemem. Yazıdakiler benim karakterlerim de olsa kimsenin beynini okuyamam. Konuştukları zaman size bunu aktaracağım.

Tasvirlerini geçiyorum. Oturan bir bayan ve ayakta bir erkek var odada şu an. Birbirlerinin neyi olduklarını yazının sonunda siz de göreceksiniz. Ortak bir özellikleri var ikisinin de suratı asık. Benim bildiğim iki gündür birbirleriyle sadece zorunlu konuşuyorlar. Anladığım kadarıyla aralarında bir sorun yok fakat aslında büyük de bir sorun var. Bayan erkekten kuşku duyuyor ve bildiğim kadarıyla bayan kuşku duydu mu artık erkeğe sadece kaçmak kalıyor. 
İşte konuşmaya başlıyorlar. Erkek lafa özür dileyerek giriyor. Geçen sefer kalkıp gittiğinden dolayı özür dilediğini söylüyor. Kadın da ısrarla özür dilenecek bir şeyin olmadığını söylüyor. Aslında bu "sana o kadar kızgınım ki bırak özrünü kabul etmeyi, şu an seni görmek bile istemiyorum" demek. Erkek bu akşa…

Humus Uyumadı Bu Gece

Resim
Sessiz bir gece. Sessizliğinden çok soğuk da. Sanki taş kesilmiş insanlar, kimseden çıt çıkmıyor. Twitter'dan yükselen sessiz çığlıklar uyandıramıyor derin uykulardan kimseyi. Kimse ses vermiyor, mazlumların, bir hiç uğruna ölenlerin sesine. Zalim Esed'in bombaları, topları, havanları; kulaklara sıkıştırılmış parmaklardan bir etki göstermiyor küflenmiş beyinlerde.

Saat sabahın dördü. Şu an itibariyle iki yüzden fazla ölü, beş yüzden fazla yaralı olduğu söyleniyor. Toplar Humus kentine rastgele ateş açıyorlarmış. Kadın, çocuk yaşlı genç demeden herkes öldürülüyormuş. İnsanlar camilere doluşmuş. Toplardan kaçmak için değil; bir buçuk milyar Müslümanın duymadığı top seslerini, Allah sağır kulaklara duyursun diye dua ediyorlarmış. Denizin ortasında, fırtınada kalan insan nasıl ki sadece Allah'tan yardım ister, çünkü sadece o duyar onu; Müslümanların ortasında kalan Suriye halkı da sadece Allah'tan yardım istiyor bugün. Çünkü Müslümanlar duymak istemiyor çocukların ağlama…

Sevgili Günlük 7 (Sevgisiz Günlük)

Resim
Merhaba sevgisiz günlük. Merhaba sevgiye aç derbeder günlük. Merhaba ne için yazıldığından bile haberi olmayacak kadar gafil olan değersiz günlük. Merhaba... Sana kocaman, en derinden, he'si en diyaframından koca bir merhaba!

Öncelikle raporumu vereyim: Durumlar fena değil. Yani genel durumlar. Özelleri karıştırma, belki daha sonra sana ipuçları veririm. Bildiğin gibi okul bitti. Yani dönem bitti ama bizim dönemler birbirinden bağımsız. Bitince bitiyor işte. İkinci dönem aslında yeni bir yıl gibi. Bitirince "dört yıllık mezunu" oluyoruz ama kesinlikle biz "sekiz dönem mezunuyuz"

Onun dışında hayat rutin geçiyor. Bayılıyorum şu kelimeye. Olağan yazsam ne banal olacak değil mi? Fakat ben öyle biri miyim? En cool kelimeleri kullanmam lazım. Ne de terbiyesizleştim aniden öyle. Tüm bunlar Leyla ile Mecnun'un etkisi sanmayın. Başka bir derdim var benim günlük, hayatımda beni benden çok anlayanım beni anlamıyor şimdi. Sen olsan ne yapardın günlük? Bu ne demek bili…

Bal İçtim Dilim Yandı (Sevgili Günlük 6)

Resim
Tekrar merhaba sevgili günlük. Seni unutmadım merak etme. Sırdaşımsın, dertdaşımsın. Bal kadar olmasa da reçel kadar bana iyi geliyorsun. Seninle konuşmam gerektiğinde psikiyatrım, rahat olduğumda neşem, yazacak bir şey bulamadığımda ilham kaynağımsın. Şımarma ama olur mu? Zaten ben şımardım, günlüğü de onun gibi şımarık demesinler sonra.

Finallerle uğraşıyorum bu aralar. Ne yazmaya ne de düşünmeye vaktim var. Yok yani çok çalışmıyorum zaten kaç tanesini bütünlemeye bıraktım ama yazı yazmaya da çok vakit bulamıyorum. Bugün böyle ortalıkta kalınca dur seninle iki kelam edeyim dedim.

Önce sana okuldan bahsedeyim. Birinci  dönemi bitirdik. Pek güzel geçmedi sanırım. Seçmeli derslere hemen hemen hiç girmedim. Okula çok az geldim hiçbir şey anlamadım desem yeridir. Abdullah Hocam da olmasa bu dönem boş geçti diyeceğim. Hoş Tayyip Hocamın engin genel kültürü de az etkilemedi beni.

Vizelerden önce bilgisayar başında saatlerce bal yemekten doğru dürüst bir şey okuyamadım. Finallerden önce de…