Ana içeriğe atla

Bir Bilene Sorsak

Bir hocamız söylemişti: Batı toplumlarında, bilgiye ulaşmak isteyen insanlar kütüphanelere giderlerken bizim toplumumuzda bir bilene sorulur. Kütüphaneye gitme alışkanlığı gelişmenin, bilene sormak ise geri kalmanın sebebidir.

Kendisine bir bilgi lazım olan kişinin önünde iki seçenek vardır: Ya kendi çabasıyla o bilgiye ulaşacak ya da o bilgiye sahip birinden o bilgiyi hazır olarak edinecek.

Eğer uğraşmak yerine hazır bilgiye sahip olmak isterse, yani gidip bir bilenden sorarsa, birkaç açıdan zararlı çıkacak: Öncelikle o bilginin doğruluk veya yanlışlığından asla emin olamayacak. Çünkü bilgiyi aktaran kişinin o bilgiye ne derecede sahip olduğunu bilemeyecek. İkinci olarak bilgiyi, anlatan kişinin bakış açısından öğrendiği için saf bilgiye ulaşamayacak. Üçüncüsü bir uğraş göstermediği için gelişme göstermeyecek, koyunlukta bir adım daha öne çıkacak ve son olarak da bilgiye ulaşmak için kaynakları karıştırırken karşısına çıkabilecek onca başka bilgiden mahrum kalacak.

Buna karşılık eğer kişi, biraz zahmet edip de bilgiye kendi başına ulaşmaya çalışsa, toplum farklı düşünebilen, kendine ait fikirleri olan bir bireye kavuşacak. Bunun yanı sıra merak eden kişi, aradığı, merak ettiği şeyin bir değil, birden fazla cevabının olabildiğini öğrenecek. Bu arada, internetin yaygınlaşması sonucu, bilginin kaynağına ulaşmanın, artık bir bilene sormaktan daha kolay olduğunu gözleriyle görebilecek.

Maalesef dostlar;

Bilene mahkumiyet yüzünden çok geri kaldık. Nasıl olsa birileri bizim yerimize öğreniyor diye okumaktan uzak kaldık. Aklımızı kullanmadığımız için kendimizi bilenlerden akılsız sandık. Büyüdük, kocaman adam olduk fakat bilgisiyle bizi köleleştirenlerin önünde el pençe divan durduk. Onların bir sözüyle dünyamızı yaşanmaz bir yer kıldık.

Unutmayalım ki ilim kimsenin tekelinde değildir. Eğer farklı görüşler varsa, her insan onları öğrenip kendi seçimini yapma hakkına sahiptir. Yeter ki insan koyunluktan vazgeçip kendi başının çaresine bakmaya cesaret edebilsin.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Sevmeyeni Sevmek

"Hayırdır evlat, neden bu kadar hüzünlü düşünüyorsun" diye sordu yaşlı adam. Genç, kendisinden beklenmeyecek bir özgüvenle, sesini de yükselterek: "Sen hiç seni sevmeyen birini sevdin mi dayı" diye yanıtladı yaşlı adamın sorusunu. Yaşlı adam bunu beklememiş olacak ki hemen cevap vermedi. Yanındaki gence yarım dönmüş, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Genç hayatı boş vermiş gibi olmasa bu bakışlardan korkabilirdi ama tavırları "ben zaten ölmüşüm" tarzındaydı. Kompartımandaki diğer dört kişi de susmuş, yaşlı adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Yaşlı adam yerini düzeltti, kafasını pencereye doğru çevirerek "sevmiyorsa bırak gitsin" dedi. Sonra tepkiyi ölçmek için gence doğru döndü. Genç yere bakıyordu. Yaşlı adamdan yana hiç dönmedi. Onu ciddiye almamış mıydı yoksa gerçekten yarı ölü müydü belli olmuyordu. Ani bir hareketle kafasını kaldırıp tüm vücuduyla yaşlı adama döndü. Hızlı bir söyleyişle "dayı, sen hiç sevdin mi" …

Tavuk Yavrusunu Gagalarsa

Bir Çin tavuğumuz var. Dört kardeşten biri olan bu tavuk, kardeşlerinin aksine hayatın zorlu şartlarına direnerek yaşamayı başaran tek kardeş oldu. Büyüdü tavuk oldu, kuluçkaya yattı. Büyüdü dediğime bakmayın hala bir güvercin kadar ancak var.

Küçücük küçücük yumurtlamış, yumurtalarının üstüne oturmuş onlardan yavru çıkarmayı beklerken yakaladık onu. Fakat işte bir terslik vardı. Bir horozu yoktu ve bu yüzden o yumurtalardan bir civciv çıkması imkansızdı. Annem de hiç olmazsa boşa gitmesin diye bizim diğer tavuklardan iki yumurtayı Çin tavuğunun altına bıraktı.

Tahmin ettiğimiz gibi tüm yumurtaları bozuldu, kendine ait olmayan iki yumurta hariç. İki yavrusu olmuştu. Kendi yavruları olmasa da onları bağrına bastı. Onları sevdi, her türlü tehlikeden korudu. Çin tavukları biraz şımarık olurlar. Diğer tavuklar bizden kaçarken o ayaklarımızın dibinden ayrılmıyordu. Anne olduktan sonra ise ona yaklaşamaz olduk. Yumruk kadar tavuk bizi dövmeyi bile aklından geçiriyor olabilirdi.