Ana içeriğe atla

İstanbul'da Otobüse Binmek

Çevremde daha önce İstanbul'da yaşamış birçok kişi vardı. Yani İstanbul hakkında çok şey duymuştum. Kendim gelip tecrübe edince, herkesin sadece kendi gözünden anlattığını anladım. Çünkü benim gözümden görünün kısım, biraz daha farklıydı. 

Beni en çok şaşırtan, sabahın köründe durakların dolu olması ve hiç kimsenin yüzünde uykulu bir halin görünmemesiydi. Otobüste herkesin önüne bakması, kimsenin kimseyle muhatap olmamak için özel bir çaba harcamasıydı. 

İlk birkaç günün şokunu atlatınca, ben böyle olmayacağım demiştim. Otobüse binince şoföre selam verecek ve herkesin yüzüne gülümseyecektim. Kimseyle muhatap olmamak için kendimi kasmayacak, rahat olacaktım. Bir şeyleri değiştiremeyeceğimi biliyordum ama en azından içim rahat olacaktı. 

İşin rahat olma kısmı kolaydı. Zaten öyleydim ve isteseydim de kendimi değiştiremezdim. Fakat mesele şoförlere selam vermeye gelince bu o kadar da kolay olmayacaktı. 

Uzun uzun gözlemlerim sonucunda gördüm ki şoförler çok sinirli oluyorlar. Bırakın konuşmaya, yanlarında durmaya bile gelinmiyordu. Yolculardan o kadar rahatsızlardı ki bazıları otobüsün ön kapısının önünde kimse durmasın diye oraya bariyer yapıyorlardı. Bir küçük sorun olunca o kadar kolay çileden çıkıyorlardı ki, birbirileriyle kavga etmesinler diye arkada dua ediyordum. 

Böyle böyle devam ederken bugün başıma gelen içimdeki insan sevgisine balta vurdu. Yolda canım sıkılmasın diye şeker almaya vakit var mı diye şoföre "kaç dakikaya çıkıyoruz" diye sordum. Ahmet Özhan'a çok benzeyen şoförümüz, "orada yazıyor, gelip şoföre sormayın. Gelen giden kaç dakika var diye soruyor. İki durak gideceksiniz diye en erken giden otobüsü arıyorsunuz. Gidin yolda durun, ilk çıkana binin." falan diye beni azarladı. 

Neye uğradığımı şaşırdım. "Ama abi ben 34 durak gideceğim. Neredeyse bir saat otobüsünde duracağım. Bir şeker ya, bir şeker almaya hakkım yok mu" diyecektim ki... diyemedim. Sadece güldüm. Ama şekerimi aldım. (Onu da pahalıya verdi büfe ama olsun.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Allahım sen konuyu biliyorsun, Amin!

Kimi zaman sosyal paylaşım sitelerinde bu cümleye rastlıyoruz. Genel itibariyle şaka olsun diye söylenen bu söz bence son derece tehlikeli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür.

İnsanı yoktan var eden, insanın sahip olduğu her şeyi kendisine veren Allah'tır. İnsan dünyaya gelince bunun farkında olmadan başlar hayata. Yanında anne ve babası vardır ve çocuk olduğu sürece ona her gerekeni onlar verir. Çocuk Allah'ın verdikleri konusunda bir şey görmeden büyümektedir. Bu bilinçle büyüyen çocuk bir yetişkin olduğunda da kendi ihtiyaçlarını kendi karşılamak zorunda olduğunu görmekte ve herhangi bir konumda Allah'ın verdiği bir şeyi gözüyle görmemektedir.

Hayatın yüzlerinden biri olan maddi yüz bunu gösteriyor. Kim çalışırsa elde eder. Bunun karşısında hayat içinde bir de manevi yön vardır ki herkesin bundan haberi yoktur. Bütün insanlar için çok önemli bir sorun olan bu manevi yön genelde dini duygular tarafından baskı altına alınır. Böylece insan, boşluk hissini bu duygula…

Tavuk Yavrusunu Gagalarsa

Bir Çin tavuğumuz var. Dört kardeşten biri olan bu tavuk, kardeşlerinin aksine hayatın zorlu şartlarına direnerek yaşamayı başaran tek kardeş oldu. Büyüdü tavuk oldu, kuluçkaya yattı. Büyüdü dediğime bakmayın hala bir güvercin kadar ancak var.

Küçücük küçücük yumurtlamış, yumurtalarının üstüne oturmuş onlardan yavru çıkarmayı beklerken yakaladık onu. Fakat işte bir terslik vardı. Bir horozu yoktu ve bu yüzden o yumurtalardan bir civciv çıkması imkansızdı. Annem de hiç olmazsa boşa gitmesin diye bizim diğer tavuklardan iki yumurtayı Çin tavuğunun altına bıraktı.

Tahmin ettiğimiz gibi tüm yumurtaları bozuldu, kendine ait olmayan iki yumurta hariç. İki yavrusu olmuştu. Kendi yavruları olmasa da onları bağrına bastı. Onları sevdi, her türlü tehlikeden korudu. Çin tavukları biraz şımarık olurlar. Diğer tavuklar bizden kaçarken o ayaklarımızın dibinden ayrılmıyordu. Anne olduktan sonra ise ona yaklaşamaz olduk. Yumruk kadar tavuk bizi dövmeyi bile aklından geçiriyor olabilirdi.

Sevmeyeni Sevmek

"Hayırdır evlat, neden bu kadar hüzünlü düşünüyorsun" diye sordu yaşlı adam. Genç, kendisinden beklenmeyecek bir özgüvenle, sesini de yükselterek: "Sen hiç seni sevmeyen birini sevdin mi dayı" diye yanıtladı yaşlı adamın sorusunu. Yaşlı adam bunu beklememiş olacak ki hemen cevap vermedi. Yanındaki gence yarım dönmüş, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Genç hayatı boş vermiş gibi olmasa bu bakışlardan korkabilirdi ama tavırları "ben zaten ölmüşüm" tarzındaydı. Kompartımandaki diğer dört kişi de susmuş, yaşlı adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Yaşlı adam yerini düzeltti, kafasını pencereye doğru çevirerek "sevmiyorsa bırak gitsin" dedi. Sonra tepkiyi ölçmek için gence doğru döndü. Genç yere bakıyordu. Yaşlı adamdan yana hiç dönmedi. Onu ciddiye almamış mıydı yoksa gerçekten yarı ölü müydü belli olmuyordu. Ani bir hareketle kafasını kaldırıp tüm vücuduyla yaşlı adama döndü. Hızlı bir söyleyişle "dayı, sen hiç sevdin mi" …