Meçhul Kişi


Kalp atışları hızlanıyordu. Acaba bu kez görebilecek miydi. Daha önce defalarca rüyasında bu meçhul kişiyi görmüştü ama hiç yüzünü görememişti.

Meçhul kişiye yaklaştı. Parmak uçlarına basa basa sağına doğru yürüdü ama meçhul kişi ona arkasını döndü. Olduğu yerde kalakaldı. Dili tutulmuş gibiydi. Kimdi bu meçhul kişi? Neden ona yüzünü göstermiyordu? Bunun anlamı neydi? Bu düşünceler içinde şansını denemek için mi yoksa istem dışı mı bilinmez bu kez soluna doğru yol aldı ama meçhul kişi ona kendini tanıtmamakta kararlıydı.

İkisi de oldukları yerde duruyorlardı. Derken mekan kavramı kayboldu. Renkler kahramanımız için yas tutuyorlarmışçasına karaya büründüler. Artık alt veya üst yoktu. Simsiyah bir ortamda, o ve meçhul kişi öylece duruyorlardı.

Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Dudaklarında iradesizce "kimsin" döküldü. Meçhul kişi kısa ve net cevap verdi: "biliyorsun" Bu tek kelime sanki yumruk olmuş, sonsuz gibi görünen bu siyah ortamın bir yerinden sekip kahramanımızın yüzüne inmişti. Geriye doğru bir adım attı. Kaçmak mı istiyordu acaba? Bunu bilmiyordu ama o kadar heyecanlıydı ki eğer rüya olmasa normal bir insan kalbinin buna dayanmasına imkan yoktu.

Konuşabilmek için derin bir nefes aldı ama faydası olmadı. Daha ağzını açtığı anda patlayan bir balon gibi depoladığı nefes bitti. Tekrar denedi ama olmuyordu, konuşamıyordu işte. Belki de kontrolü meçhul kişideydi ve konuşmasına o izin vermiyordu. Başını kaldırdı. Sadece bir adım geri gitmesine rağmen ondan epey uzaklaşmış olduğunu gördü. Meçhul kişinin sırtı dönüktü ama kahramanımız tüm kontrolün onda olduğuna inandığından yalvarır gözlerle ondan konuşma izni istiyordu. Derken meçhul kişi dile geldi: "Ne oldu, neden konuşamıyorsun? Halbuki yürü git derken bülbül gibi şakıyordun!"

Yürü git mi? Kime ne zaman yürü git demişti ki? Hangi zamanda kendine bu kadar güven duymuştu ki bir insana yürü git desin? Hangi cesaretle...

Çok zor da olsa "Kimsin, bana bu işkenceyi niye yapıyorsun, benden ne istiyorsun?" diye peş peşe sıraladı. Öyle hızlı sormuştu ki sanki hepsini tek harf içinde ağzından çıkarmış da harfler dışarıda birbirlerinden ayrılmış gibi gördü. Harfler meçhul kişiye doğru gidiyorlardı ama aynı zamanda meçhul kişi de gittikçe uzaklaşıyordu.

Son bir gayretle "Sorularımı cevapsız bırakma ne olur" dedi. O an her şey durdu, harfler, sesler... Meçhul kişi konuşacaktı. Küçüldüğünü fark etti. O küçülüyordu ama meçhul kişi büyüyordu. Dehşet veren bir ses duyuldu "ben sana işkence etmiyorum, suçlu sensin, çünkü korkaksın!" Daha da küçülmüştü ama bu şu an onun umurundu değildi. Ses devam etti: "bilinçaltında beni oluşturdun, rüyalarına aldın ama hiçbir zaman beni görmeye cesaretin olmadı" Gerçekten o kadar korkuyor muydu? Kendi eseri olan bu meçhul kişiyi, rüyada olmasına rağmen görmeye cesareti yok muydu? "Hayır" dedi. Öyle olamazdı.

İşte o an olan oldu. Mekan değişti. Şimdi her taraf bembeyazdı. Derinlik yoktu yine. Başı öne eğik olduğu halde ayakta duruyordu. Hemen önünde, çok yakınında iki ayak daha görüyordu. Bunlar meçhul kişinin ayaklarıydı ama bu kez sırtı dönük değildi. Kalbi aniden göğsünü dövmeye başladı. Öyle şiddetli çarpıyordu ki sanki dışarı çıkmak istiyordu. Kafasını kaldıramazdı, bu düşünce bile başını döndürmüştü.

Hemen yanı başında meçhul kişinin sesi duyuldu. "İşte buradayım, hemen önündeyim. Şimdi söyle ben mi sana işkence ediyorum? Hayır yapamazsın, yapamazsın çünkü korkuyorsun. Korkaksın, kendine güvenmiyorsun!" dedi ve uzaklaşmaya başladı. O gidince kahramanımız bir boşluğa düştü. Yüksek bir yerden düşüyordu ama sonu yok gibiydi.

Düşmenin etkisiyle uyandı. Yatağındaydı ve çok sakin görünüyordu. Çünkü bu gördüğü ilk merak rüyası değildi. Görünüşe bakılırsa son da olmayacaktı.


Yatağındaydı. Sırt üstü uzanıyordu. Az önce rüyasında düşmüştü ama gerçekten düşmüş gibi hissediyordu. Bir ayağını sıcaktan üzerine örtmediği battaniyesinin üzerine attı. Ellerini birleştirip başının altına koydu. Şimdi tavanı seyrederek düşünmek için çok vakti vardı.

Gerçekten korkak mıydı? Rüyada gördüğü kişi ona neden öyle demişti. Ne olmuştu da onu korkaklıkla itham etmişti? "Hadi canım, benim nerem korkak" diyerek geçiştirmek istedi ama içinden bir başka ses buna izin vermedi. "Kendinle hesaplaşmazsan daha çok başın ağrır, belki korkak değilsin ama bunu kendine kabul ettirmen lazım" dedi. İç sesi haklıydı. Sorunlarının üstüne gitmesi, onları bilinç altına atmasından daha iyi olabilirdi.
"Peki" dedi iç sesine. "Madem o kadar ukalasın, o zaman söyle bakalım, ben korkak mıyım?" İç sesi düşünmek için ondan izin istedi. "Sen de başımıza Pabuç kesildin" dedi iç sesine, "ben bir tek onun iç sesi var sanırdım, sen nereden çıktın" diye devam etti. İç ses, "herkesin iç sesi vardır, belki bazıları konuşturamıyordur" diye yanıtladı soruyu. "Soruna gelince, sanırım evet, sen korkaksın. Kaybetmekten korkuyorsun. Yoksa neden kendini bu kadar üzesin ki?" diye ekledi.

İç sesin nasihat etmeye niyeti vardı ama kahramanımız ona izin vermedi. Onu susturduktan sonra düşüncelere daldı. Korkmak kötü bir şey olabilirdi ama o bu korkusundan zarar değil fayda görmüştü. Tamam belki hayatta bazı şeyleri anlamamıştı ama kendini sonu hüsran olacak bir çok şeyden de korumuştu. Bütün bunlara rağmen korkunun adı kötüydü. Bununla yaşayamazdı. Hele hele ukala iç sesini bu saatten sonra hiç çekemezdi. Zaten hayat bir mücadele değil miydi? Zorluklarla mücadele etmek onu olgunlaştırmayacak mıydı?

Kararını vermişti, yapacaktı. Korkuyor olabilirdi ama korkaklığını itiraf ettikten sonra durmak olmazdı. Hemen yanı başındaki telefona uzandı. Birkaç tuşa bastıktan sonra kulağına dayadı. Karşıdan bir sesin gelmesini bekliyordu. Saniyeleri durdurmak istedi bir an. Bu heyecana dayanamayacağını sanıyordu. Tam o sırada beklediği ses duyuldu? Karşıdan tanıdık bir ses "efendim" demişti. Önce biraz düşündü, bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu. Karşıdaki ses ısrarla "efendim, kimsiniz" sözcüklerini tekrarlıyordu. Kahramanımız tüm cesaretini toplayıp "alo" dedi. Dedi demesine ama iç sesi bile buna güldü. Çünkü ses çıkmamıştı. Tekrar denedi ama olmuyordu, ses yoktu. En son tüm nefesini hırıltı gibi bir ses çıkarmak için dışarı verdi. Karşıdan bu kez farklı bir sözcük duydu "sapık!"

Olduğu yerde kalmıştı. Gözleri tavandaki sabit bir noktaya bakıyordu. Hiç hareket etmiyordu. Düşünüp düşünmediği bile belli değildi ki size ne düşündüğünü anlatabileyim. Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilinmez, zaten hiç bırakmadığı telefonun yeşil tuşuna iki kez üst üste bastı. Bu kez heyecanlı veya endişeli görünmüyordu. Derinlere dalan gözleri, sürekli yaptığı bir şeyi yapan birinin görünümünü veriyordu ona. Telefonu kulağına götürdü. Biraz sonra karşıdan, "Vay be, demek ki yıllar sonra kendine güvendin. Demek artık korkularınla yüzleşebiliyorsun. Demek ki artık kaybetme pahasına mücadeleye girecek kadar cesur bir insansın." diyen bir ses duydu. İlginç olan, az önce kimsiniz diyen meçhul kişi bu kez onu tanıyordu.

Bu nasıl olmuştu? Meçhul kişi onu nasıl tanımıştı? Halbuki o meçhul kişiyi tanımıyordu ki. Bir an gözleri fal taşı gibi açıldı. Meçhul kişi diye biri gerçekte yoktu ki. O sadece rüyalarda yaşayan biriydi. Peki telefon numarası kimindi? Nasıl aramıştı onu? Yoksa hala rüya mı görüyordu.

Anlaşılan gerçekte uyanmamıştı, sadece uyandığını sanmıştı. Elindeki telefonu atıp sol yanı üzerine yattı. Rüyanın içinde tekrar uyumak ister gibi bir hali vardı.


Güneş yükselmişti. Kuşluk vaktiydi ama o hala gözleri tavanda öylece bekliyordu. Yatmaktan mı sıkıldı yoksa öylesine mi bilinmez kalkmak istedi. Önce ne yaptığının farkında olmadan odada biraz dolaştı. Ara sıra parmaklarını ovuyor, bazen başını kaşıyor, bazen de saçıyla oynuyordu. Tüm bu hareketlerin ortak yanıysa bilinçsizce yapılmalarıydı.

Rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamıyordu. Aklı hep meçhul kişisindeydi. Kimdi, neden hep rüyalarına giriyordu? Neden rüyaları bu kadar gerçekçiydi? Bu sorular içini kemiriyordu. Birilerine de açamazdı çünkü alt tarafı rüya yanıtını alacağından emindi.

Biraz sakinleşince odadan çıktı. Abdest aldı, çay yaptı, kahvaltılıklarını da alıp yemeye başladı. Böyle durumlarda genelde canı çekmezdi ama yemek zorundaydı. İstemeden çiğniyor, çay zoruyla yutuyordu. Zeytin de olmasa çoğu zaman ikindiye kadar aç kalacağını bildiğinden zeytini yarattığı için Allah'a şükretmeyi hiç ihmal etmezdi.

Kahvaltıdan sonra ders çalışması gerekiyordu ama hiç de o havada değildi. En iyisi biraz kitap okumaktı. Kitabı alıp kaldığı yeri açtı. "Birinci akım, insan ve varlık ilişkisi noktasında manevi akımdır. İrfan, büyük ilişkiyi, insanın dünya görüşünde gündeme getiriyor..." Paragrafı tekrar okudu, tekrar okudu. Sanki zihnine giden tüm yollar kapalıydı. Delikler bile tıkanmıştı sanki. Bir türlü yazarın dediğini anlayamadı. Kitabı nazikçe bir kenara bıraktı. Kendini bildi bileli kitaplara saygı gösterirdi.

Meçhul kişinin zihnini kendi kontrolüne aldığını biliyordu. Bu yüzden kitap okumada ısrar etmenin bir anlamı yoktu. Ellerini göğsünde birleştirdi. Ayaklarını uzattı ve tekrar düşüncelere daldı. Gördüğü rüyaları tekrar tekrar düşünmekten başka bir şey yapmıyordu. Bir ayrıntı yakalamaya çalışan bir dedektif gibi değil, yavrusunu kaybetmiş çaresiz bir kedi gibiydi.

Bu şekilde ne kadar kaldı bilinmez dışarıdan bir seyyar satıcının sesin duydu. Ne dediği anlaşılmıyordu ki bu onun çok da umurunda değildi. Fakat olağan üstü bir şekilde kalkıp bakmak istedi. Pencereden dışarı bakındı bir süre. Komşular satıcının başında toplanmışlar, almasalar da kuru kalabalık yapıyorlardı. Tam o sırada ters yöne doğru giden birini gördü. "Bu imkansız" dedi kendi kendine. Evet oydu. Bu elbiseler onun elbiseleri, yürüyüş onun yürüyüşüydü. Meçhul kişi onun sokağından geçiyordu ve o sadece bakıyordu.

Kendini bir an sokak kapısının önünde buldu. Nasıl geldi anlamadı ama şimdi bunu düşünecek halde değildi. Meçhul kişinin arkasından koştu. Yanına yaklaşınca "dur" dedi. Meçhul kişi durdu ve ona döndü. Yine her zamanki gibi başını önüne eğip sustu. Ne diyeceğini düşünüyordu. Meçhul kişi şaşırmış bir insanın tavırlarını sergiliyordu ama o bunu görmüyordu. Bir süre beklediler. Hala biri bir şey dememişti. Meçhul kişi tam konuşmak için ağzını açmıştı ki o ondan önce davrandı: "Biliyor musun, artık hiç uyanmak istemiyorum." Meçhul kişi, kahramanımızın pijamalarına, karışık saçlarına, nefes nefese kalışına bakınca aslında ters bir şeyler olduğunu anlamıştı. "Ne diyorsun kardeşim, ne rüyası" demesi yetti.

Kahramanımız, o an sanki bulunduğu hayal aleminden gerçek aleme geçti. Rüyada falan değildi, uyanıktı. Kendini o kadar kaptırmıştı ki evden dışarıya çıkışını fark edememiş, rüyadaki gibi bir anda geldiğini sanmıştı. Pencereden o tanımadığı kişiyi gördüğü ilk an bu kadar heyecanlanmasa aslında meçhul kişinin elbiselerini falan hiç hatırlamadığını fark edebilirdi.

Etrafına bir baktı. Nefes nefese kalmıştı. Üstünde pijamalarla sokağa çıkmıştı ve karşısında hiç tanımadığı biri vardı. "Çok özür dilerim" cümlesini tekrarlaya tekrarlaya eve doğru koştu. Duyduğu son söz "tüm deliler de beni mi bulur" sözüydü.

Odasında dört dönüyordu. Saçlarını karıştırıyor, hatta bazen çekiyordu. Hiç adeti olmadığı halde tırnaklarını yiyordu. Bazen aniden duruyor, sonra daha hızlı bir şekilde küçücük odada dönüp duruyordu.

Aniden durdu. "Bir namaz kılarsam aklım başıma gelebilir" dedi. Bir çırpıda abdest alıp geldi. Önce iki rekat sünnet kılacaktı. Selam vermeyi unutup üçüncü rekata kalkınca namazını bozdu. En iyi sadece farzı kılmak dedi. Namaza başladı, farzları sünnetlere göre ağır kılardı. İlk rekatı kılıp başını secdeden kaldırınca öylece kaldı. Hangi rekatta olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yine namazını bozdu. Daha erkendi, namazı biraz sonra kılabilirdi. Olmadı ikindiyle beraber kılardı. Olduğu yerde sırt üstü uzandı. Kollarını yana doğru açıp hareketsiz bir şekilde tavanı seyre koyuldu.

O günü öyle zorlukla, düşüncelerle geçirmişti. Tanımadığı birine deliymiş gibi görünmek çok ağrına gidiyordu ama önemli olan bu değildi. Ya sokaktaki kadınlar görmüşlerse deyip deyip üzüntüsünü arttırıyordu. Komşular tarafından ağır başlı olarak bilinen bir üniversite öğrencisinin böyle bir olayla anılması hiç de hoş olmayacaktı. Bu düşünceler onu uyutmamıştı. Çok geç saatlere kadar yatakta dönüp dönüp durmuştu.
Sonraki gün öğleden sonra anca uyandı. Odasından çıkınca ev ahalisinin yemek yediğini gördü. Yüzünü yıkamadan sofraya oturdu. Herkes ona bakıyordu. Başını kaldırıp onlara bakınca soru yağmuru başladı: "Hayrola ne oldu", "herkes senden bahsediyor", "falankese ne demişsin öyle, rüya müya demişsin, bir şey anlamamış" Aslında beraber konuşmamıştı ev ahalisi ama ona hep bir ağızdan gibi gelmişti sorular. Korktuğu değil, korkmadığı bile başına gelmişti. Ekmeğe uzanmış eli öylece havada kalmıştı. Herkes susmuş ondan gelecek bir cevabı bekliyordu. Bir an "seviyorum be, anlamıyor musunuz, ne yaptığımın farkında mıyım" diye bağırmak geçti içinden ama ya "kimi" diye sorsalardı ne cevap verecekti? "Hiç tanımadığım, görmediğim, rüyalarımdaki birini" dese olur muydu?

Hiçbir şey demeden sofradan kalktı. Odasına gidip kapıyı arkadan kilitledi. Bir strateji belirlemek için düşünmesi gerekiyordu. Düşünebilmek için ise bu şoktan kurtulmalıydı. Çok yavaş hareket ediyordu. Buzları yavaş yavaş çözülen bir et gibiydi. Yüzüne renk geldikçe hareketlenme de artıyordu. Gözlerinden aşağıya doğru iki şerit halinde sıcaklık hissetti. Ellerini yüzüne kapatıp, onu anlayacak tek kişiye yakarmaya başladı. "Allahım yardım et, ben deli değilim, delirmedim." diyordu. Yaşlar artarak akıyordu. Vücudu sallanmaya başladı. Artık sesli bir şekilde, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. O an birilerinin onu görmesi veya duyması umurunda değildi.

Ne kadar süre geçti bilmiyordu.  Kan çanağına dönmüş gözleriyle yere uzandığında kendini baya bir rahatlamış hissetti. Yapacak bir şey yoktu. Hiç kimse onu anlayamazdı. Onun için susmayı deneyecekti. Susacaktı, kim ne derse desin bu konu hakkında hiçbir şey söylemeyecekti. Okul açılana kadar çok zor zamanlar geçirecek olsa da buna sabretmeliydi.

Ortalardaki bir masada, koridora yüzü dönük olarak oturmuştu. Böylece giden geleni görebiliyordu. Önünde bir kitap vardı. Üzerinde "Kendini Bilmek" yazan bu kitabı bir arkadaşından almıştı. Zorluklarla, rüyalarla ve kimi zaman kabuslarla geçen yaz tatili bitmişti. Okul başlayalı iki hafta olmuştu. Bu iki hafta içinde, bu okula üçüncü gelişiydi.

Biraz sonra bir arkadaşı gelip yanına oturdu. Biraz sohbetten sonra arkadaşı "hayrola, oradaki arkadaş neden hep sana bakıyor" diye sordu. "Bilmem, fark etmedim" dedi umursamaz bir tavırla. Arkadaşı "hatta az önce sanki bu tarafa gelmek için kalktı ama son anda vazgeçti, bence git bir sor" diye ekledi. Fakat bu onun pek de umurunda değildi. Hiç o tarafa bile bakmadan "bir derdi varsa gelir söyler, aha buradayım" dedi kaba bir üslupla. Arkadaşı "pek sen bilirsin, bir çay içer misin" deyip, cevabı beklemeden kantine çay almaya yürüdü. O an, bir çift ayak onun oturduğu masaya doğru yürüdü. Bu Meçhul kişinin ta kendisiydi. Masanın önüne geldi. "Oturabilir miyim" diye sordu. "Tabi" diye cevapladı kahramanımız. O an arkadaşı çayları almış dönüyordu. İkisini masada görünce önce bir an durakladı; sonra gelip bir garson edasıyla "çaylarınız" deyip kendisi için aldığı çayı da meçhul kişinin önüne bıraktı. Meçhul kişinin itirazlarına aldırmadan da hemen oradan uzaklaştı.

Karşılıklı oturuyorlardı. Kahramanımız gayet sakin görünüyordu. Gerçi bu durum onun için olağan bir şey değildi ama yine de heyecanlanmamıştı. Bir süre sonra meçhul kişi söze başladı. "Aslında bunu sana söyleyip söylemememin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, bana gülebilirsin, hatta deli de diyebilirsin ama o kadar uzadı ki artık söylemek zorundayım." Kahramanımızdan bir soru bekliyordu ama o hala sakin tavrını korumaya çalıştığından soru soracak durumda değildi. Meçhul kişi devam etme gereksinimi duydu "bir süredir seni hep rüyada görüyorum" dedi. O an kahramanımızın elini çayına uzatıyordu. Bereket versin ki daha dokunmamıştı yoksa dökecekti. Önce biraz duraksadı. Sonra kekeleye kekeleye "A.. A... Anlamadım?" diye sordu. Meçhul kişi ona göre çok sakin bir şekilde "bilemiyorum bir süredir hep rüyalarıma giriyorsun, sanki bana bir şeyler söylemeye çalışıyorsun ama bir türlü beceremiyorsun, aslında tam olarak anlamıyorum da ben bu rüyaları" dedi.

Çok sevinmişti ama daha çok şaşırmıştı. Demek ki meçhul kişi gerçekte vardı, o da rüyasında onu görüyordu ve üstüne üstlük onu tanıyordu. Bu ana kadar önündeki kitabın kapağından kaldırmadığı başını kaldırdığı anda hayat onun için durdu. İlk gördüğü şey meçhul kişinin parmağındaki yüzük olmuştu. Tamamen kontrolü dışında "yüzüğünüz?" dedi. Meçhul kişi de sanki hiçbir sorun yokmuş, kahramanımız karşısında can çekişmiyormuş gibi "haa evet, bu yaz nişanlandım" dedi. Bunu söylerken sesinde bir sevinç tonu vardı. Belli ki bilerek, isteyerek evlenmeye karar vermişti.

Kahramanımız o an ellerinin kontrolünü kaybetmişti. Ne yaptığını bilmediğinden miydi yoksa boğazı kuruduğundan mıydı çayı ağzına götürdü ama ağzını yaktı. O heyecanla titreyen elleri pet bardağı tutamayınca çay emanet kitabın üzerine döküldü. Tabi bütün bunlar kahramanımız için bir anlam ifade etmiyordu. Şu an ne ağzını hissedebiliyordu ne çayın dökülüşünü görebiliyordu. Zaten öyle hareketsiz, elleri iki yana açık durması bunu gösteriyordu. Meçhul kişi, ya da artık malum olan kişi telaşlanmıştı. "Ne oldu, aman ne yaptın" gibi sözler söylüyordu. Fakat o hiçbir şey duymuyordu. Hatta belki de görmüyordu. Dünyanın en kısa sevinçlerinden birini yaşamanın verdiği üzüntüyle adeta sarhoş olmuştu. Kulağında sadece uğultu vardı. Sanki o sabit kalmış da dünya dönüyor gibi çevresindeki renkler birbirine karışmıştı. Sonra yavaş yavaş gözleri kararmaya başladı. Son duyduğu ses "uyan artık" olmuştu.

Gözlerini açtığında saat ikiyi geçiyordu. Sağına dönünce ilk olarak gözüne, yanı başında duran "Kendini Bilmek" çarptı. Kitabı alıp bir kediyi okşar gibi okşadı.  Dudaklarından mırıltı şeklinde şu sözler döküldü. "İnsanlar kendini bilse..."


Yorumlar

  1. Ah bir bilebilseler keşke,her şey ne kadar güzel olurdu.Olur inşallah.Yazınızı tam olarak okuyamadım.Sizin biz okurlarınızın gözlerine kastınızmı var :)yazı temanızı neden deyiştirdinizki?çok parlak olmuş mümkünse gözlerimizi yormayan bir başka renk koyamazmısınız.:)Hayırlı günler.

    YanıtlaSil
  2. Hmm, aslında benim de gözümü yoruyor. Tamam inşallah değiştireceğim. Teşekkür ederim, size de hayırlı günler. :)

    YanıtlaSil
  3. Öncelikle teşekkür ederim :)Güzel olmuş yenilik.Ne ruyaymış öyle oku oku bitmiyor kardeşim.:)ama okudum.Hayırlı günler.

    YanıtlaSil
  4. Gözlerinize sağlık ne diyeyim :) Size de hayırlı günler.

    YanıtlaSil
  5. devamı yok mu bu bölümün

    YanıtlaSil
  6. masal diyelimmm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yeter ki hakaret içermesin...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yeşil Göz Kırmızı Tokat

Grub Kurtarma

Üzüntü Giderme Aracı

GM Discovery Eduroam Bağlantısı

Çay mı Şerbet mi

Bakış Açısı

Öğretme(n)